AÇIKLAMA!

4/1/2009

Bir  ihtiyacın ürünü olarak doğan DEVRİMCİ GÜNDEM'İn yayın hayatını burada sonlandırıyoruz.

Tabiki Devrimci Gündemi yazıları ve içeriğiyle sonlandırmıyoruz, bu zaten bizler olduğumuz sürece olmaz.Paralel yayın yaptığımız KOMÜNİST GÜNDEM sitemizde yayına devam ediyoruz, edeceğiz.

Devrimci-KOMÜNİST GÜNDEM


www.komunistgundem.tk

www.komunistgundem.blogspot.com

BASINA ve KAMUOYUNA

22/12/2008

 

ŞAİR ŞÜKRÜ ERBAŞ GİTMEDİĞİ BİR YERDE(MANAVGAT), BİLMEDİĞİ BİR DİLİ (KÜRTÇE) KONUŞTUĞU İÇİN CEZA ALDI…

 

Ülkemizde aydın olmanın temel koşulu, muhalif olabilmektir. Muhalif bir aydın ve Türkçenin incelikli şairi olan Şükrü Erbaş 2002 yılında sisteme müdahil olabilmenin bir yolu olarak seçimlere katıldı.

Toplumuna karşı sorumlu çoğu aydın gibi Şükrü Erbaş da Manavgat 1. Asliye Ceza Mahkemesince mahkum edildi.

Bu mahkumiyetin gerekçesi seçimlerde Kürtçe konuşulmasıdır. Sistemin İkiyüzlülüğünü bu olay bir kez daha ortaya koymaktadır.

Çünkü:

-Daha geçen günlerin birinde Cumhurbaşkanı, Kürt dilinin kültüründen, destanlarından söz ediyordu;

-Devlet Kürtçe yayın yapan bir kanalı açmaya hazırlanıyor;

-Kürtçe şarkılar ulusal kanallarda yayınlanıyor;

O halde hukuk Şükrü Erbaş’a şunu mu demek istiyor: Kürtçe resmi ideolojinin dışına çıkamaz.

Oysa diller halkların şakıdığı anayurtlarıdır.

Kaldı ki, Şükrü Erbaş Türkçe yazan, Türkçe konuşan, Türkçeye tutkuyla bağlı bir şairdir; Kürtçeyi de ne yazık ki bilmiyor.

Bilseydi elbette Kürtçe konuşurdu onun bu duygusuna bizler de aynen katılırdık.

Hukukun konjonktürel olarak işlediğini biliyoruz. Buradan anlıyoruz ki, egemen güçler yine bir baskıcı dönemi hazırlamaktadırlar. Hukuk konjonktürel değil, demokrasi için çalışmalı, çalıştırılmalıdır.

Biz bu açıklamayı imzalayanlar Şükrü Erbaş’ın ve ceza verilen diğerlerinin mahkumiyetinin haksızlık, demokrasi dışılık olarak yorumluyor ve Şükrü Erbaş’ın işlediği düşünülen suçu paylaşıyoruz.

 

Ahmet Telli, Abdullah Aydın, Fikret Başkaya, Hüsnü Öndül, Necmettin Salaz, Oktay Etiman, Temel Demirer, Sibel Özbudun, Ali Balkız, Zerrin Taşpınar, Selma Ağabeyoğlu, Vedat Ülger, Özgen Seçkin, Aydın Çubukçu, Hüseyin Atabaş, Mehmet Özer, Yılmaz Demiral, Bora Balcı, Ruşen Sümbüloğlu, Hüseyin Taka, Namık Kuyumcu, Adnan Caymaz, Alaaddin Us, İbrahim İspir, Murat Kalaycıoğlu, Ali Rıza Kars, Aydın Şimşek, Nesimi Aday


 

TEMEL DEMİRER

 

“Ars longa, vita brevis.”[1]

 

Metin And, O bir büyücü, sihirbaz, çağdaş bir Şaman... Hayır hayır, O bir bilim insanı... Tarihçi, halkbilimci, araştırmacı, eleştirmen, yazar, dramaturg, hoca, kütüphane kurdu, arşivci, belgeci...Tiyatro, dans, bale, müzik, opera, resim, minyatür sanatı, folklor uzmanı... Bütün bu alanları birbirinden ayrı ayrı değil, birbirinden soyutlayarak hiç değil, tümünü bir bütünlük içinde, birbirleriyle ilişkilendirerek ele alırdı... Herkesten önce kültürler arası köprüler kurardı…

Ve nihayet “Sır vermezdi Metin And, ama seyircilere vermezdi. Meraklı çocuklara yardımcı olurdu.”[2]

Sonra da “Ödül almayı umursamazdı”!

* * * * *

Ayşe Emel Mesci için O, “Düş zamanı gezgini”ydi!

Adnan Binyazar da, “Metin And” der ve eklerdi:

Anadolu kök kültürünün arşiv gezegeniydi.

Küf tuttuğu sanılan belgelerin kazıbilimcisi idi.

Kuş uçmaz kervan geçmez toprakların kültür eleyicisiydi.

Köy seyirlik oyunlarının iz sürücüsüydü.

Etnik ve dinsel bağnazlığın egemen olduğu bir kültür ortamında Yunan bağbozumu-şarap-sarhoşluk tanrısı Dionysos’la Türk köylüsünü aynı şıra fıçısında demlendirmek ne demektir?

Evrensel dostluğun kültür elçisiydi...

Bügünlerin, gölge oyunlarının, Türk tiyatrosu tarihinin ve Kerbela’dan başlayıp Anadolu içlerinde deyişlerle söylenceleşen törelerin temel taşı koyucusuydu. ‘Oyuncu insan’dan kendini yarattığı kültürle var eden ‘düşünen insan’a ulanan bir kültür tarihinin, Anadolu etnik ve dinsel ritüellerinin gerçek yorumcusu idi.

Anadolu kültür varlıklarının gün yüzüne çıkmasının yol açıcısıydı...”

Enis Batur’un ifadesiyle, bir arkeolog gibi çalıştı O; Dionisos ve Arlecchino’nun sırdaşı, Karagöz ve Hacivat’ın dostu, Meddah ve Kavuklu’nun yoldaşıydı…

Hasılı And, Anadolu yollarında Hitit ve Sümer’e uzanırken, Avrupa sahnelerinde Doğu’nun, Osmanlı’da Batı’nın izlerini sürer. Kerbela’da İmam Hüseyin’i anarken Antik Yunan korosuyla buluşur. Avuç içi büyüklüğünde bir minyatürde tüm İslâm mitolojisini özetleyebilir; kocaman yüreğine bir değil, yüzlerce, binlerce dünya sığdırabilir... Ve bütün o dünyaları bizlerle paylaşır.Büyücü, sihirbaz, çağdaş bir Şaman...

Bir ayağı Anadolu’da, öteki ayağı Çin, Japonya, Endonezya’da...

Kollarını kocaman açtı mı, aynı anda hem Dionisos’u, hem Kathakali’yi kucaklayabilir.

Karagöz ve Hacivat’ın dostu olduğu gibi, Arlecchino ve Scaramouch’un sırdaşı, Meddah’ın ve Kavuklu’nun yoldaşı olabilir.

Coğrafyada sınır tanımaz. Hele tarihte hiç tanımaz.

Anadolu’nun tozlu yollarında, Hitit ve Sümer’e uzanırken; Osmanlı saraylarının tozunu, Avrupa sahnelerinde alır. Kerbela’da İmam Hüseyin’i anarken, Antik Yunan korosuyla buluşur.

Roma’dan Bizans’a uzattığı telde cambazlara taklalar attırır; Türkiye’de İtalyan sahnelerinin, İtalyan sahnelerinde Türkiye’nin sesini duyurur; Batı politikasında Doğu’nun gücünü yakalar, Doğu’da Batı’nın etkisini kovalar.

Haberi, köy çocuklarından alır. Çocuk oyunlarının gizini, yetişkinlerin yaratıcılığına katar.

Avuç içi büyüklüğünde bir minyatürde tüm İslâm mitolojisini özetleyebilir; kocaman yüreğine bir değil, yüzlerce, binlerce dünya sığdırabilir... Ve bütün o dünyaları bizlerle paylaşırdı...

* * * * *

30 Eylül 2008 gecesi Ankara’da yaşamını yitiren Metin And, 17 Haziran 1927’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni (1946), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni (1950) bitirdi.

İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda Ferdi von Statzer’in öğrencisi oldu. Londra’da yüksek lisans yaptı, daha sonra New York’ta opera ve tiyatro eğitimi gördü.

Yazı yaşamına edebiyat, opera ve bale eleştirmenliğiyle başladı. Forum dergisini ve yayınlarını yönetti. Ulus gazetesinde 15 yıl boyunca tiyatro eleştirileri yazdı.

AÜ-DTCF Tiyatro Bölümü’nde otuz yılı aşkın süre ders verdi. 1994’te emekli olduktan sonra Boğaziçi ve Bilkent üniversitelerinde “kültür tarihi dersleri okuttu. Amerika, Almanya ve Japonya’da konuk öğretim üyesi olarak ders verdi.

Geleneksel Türk tiyatrosunun kökenleri, etkileşimleri ve kültürel boyutları üzerinde uzmanlaştı. Batı etkisiyle gelişen Türk tiyatrosunun dönemlerini belgelere dayalı bir yöntemle araştırdı. Karşılaştırmalı tiyatro araştırmalarının öncülerinden biri oldu.

Bazıları yabancı dillerde olmak üzere 50 kadar kitap, 1500 kadar bilimsel inceleme, tanıtma-eleştiri yazısı ve ansiklopedi maddesi kaleme aldı.[3] 

Hiç bilinmeyen tarihleri ince ince araştırıp, bulduğu her şeyi arşivine katardı And…

Hasılı 81 yıla insanüstü bir üretkenlikle oluşturduğu çok sayıda yapıtını sığdırmış, çok yönlü bir bilim ve sanat insanıydı…

Peki yayınları onu zengin bir adam yapmış mı: “Kitaplarımın yarısından telif ücreti almadım…” diyordu…

Özetin özeti, çok yönlü kişiliği, her birinde derinlere giden geniş bir birikim oluşturduğu ilgi alanlarıyla “ilginç” bir entelektüeldi Metin And. Ama o daha fazlasını yapmış ve araştırmalarını, oluşturduğu birikimi çok sayıda kitaba dönüştürerek “paylaşmıştı”. Bir röportajında “Kendim için çalışıyorum. Araştırırken bir çok güzellikle karşılaşıyorum. Birileri yararlanırsa ne iyi” diyordu…

Paranın egemenliğindeki bir dünyada paraya ve unvana aldırmadan yaşamak, yaratmak: Onun yaptığı tam da buydu!

* * * * *

Ve Onun hakkında dediklerimizi, denilenleri de aktararak noktalarsak:

Ayşegül Yüksel’in, “And, gösteri sanatlarının her cephesine odaklanmış, bu yola tüm varlığını adamış bir bilgin olması yanında, bir ‘yaşam zengini’ydi. Elliyi aşkın cilt kitabın, binlerce makalenin yazarı, dünyadan elini ayağını çekerek kendini araştırmalarına vermiş bir ‘bilim adamı’nda görülebilecek ‘gri’ tonlardan alabildiğine uzak durmuş, ‘renkli’ kişiliğini koruyabilmişti…”

Adnan Binyazar’ın, “O, Anadolu’nun kök kültürünü araştıran bir bilim adamıydı. Yunan bağbozumu-şarap-sarhoşluk tanrısı Dionysos ile Türk köylüsü arasında bağlantı kurarak Anadolu kültür varlığının temeline inmiştir. Kerbela’dan başlayıp Anadolu içlerinde deyişlerle söylenceleşen dilsel zenginliğin kültürel kökeninin araştırıcısı da o oldu...”

Vecdi Sayar’ın, “And, 81 yıl boyunca durmaksızın araştırdı, onlarca kitap, binlerce makale yazdı. Çağdaş kültür-sanat dünyasına dair bilgisini, bilinmeyenle buluşturmak, kültürümüzün kökenlerine inmek için çabaladı durdu. Seyirlik oyunlardan saray şenliklerine ilişkin ne biliyorsak onun sayesindedir. Karagöz’den minyatüre geleneksel kültürümüzün tüm öğelerini araştırdı…”

Zeynep Oral’ın, “Kendi kültürümüzü hem bize hem dünyaya tanıtan... Geçmişten damıttıklarını geleceğin hizmetine veren... Yalnız tiyatroyu değil tarihi, coğrafyayı, sosyolojiyi, sanat tarihini, toplumsal tarihi, mimariyi, dansı, müziği, folkloru çok yönlü ve bütünsellik içinde değerlendiren... Gelenekle çağdaşlığı, evrenselle yerel olanın derinliğini bir arada kucaklayabilen ve senteze ulaştıran... Bir büyücü, bir sihirbaz...”

Dikmen Gürün’ün, “Prof. Dr. And, yıllarını Türk tiyatrosu üzerine yaptığı araştırmalara vermiş, değerli bir akademisyendi. Bu araştırmalar, Anadolu medeniyetlerinden günümüze uzanan geniş bir alanı kapsıyordu. Tiyatromuzda zengin bir birikimin oluşmasında önemli rol oynayan isimlerden biridir…” diye betimledikleri O, bir merakın; tutkusunun peşinden sürüklenmişti tüm yaşamı boyunca…

Yani ve özetin özeti, Serhan Ada’nın da ifade ettiği üzere, “Metin And, ne olmuşsa olmuş yalın-yalnız, merak-yazı adam olmuştu...”

 

17 Ekim 2008 14:38:10, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Esmer, No:46, Aralık 2008…

[1] “Sanat uzun, hayat kısa.” (Latin Atasözü.)

[2] Rıza Sönmez, “Sır Saklayabilir misiniz?”, Radikal İki, 12 Ekim 2008, s.7.

[3] Başlıca yapıtları: Gönlü Yüce Türk, Yüzyıllar Boyunca Bale Eserlerinde Türkler (1958), Kırk Gün-Kırk Gece, Eski Donanma ve Şenliklerde Seyirlik Oyunlar (1959), Dionisos ve Anadolu Köylüsü (1962), Bizans Tiyatrosu (1962), Türk Köylü Oyunları (1964), Geleneksel Türk Tiyatrosu, Kukla-Karagöz-Ortaoyunu (1969), Meşrutiyet Döneminde Türk Tiyatrosu (1908-1923) (1971), Tanzimat ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu (1839-1908) (1972), Oyun ve Bügü, Türk Kültüründe Oyun Kavramı (1974), “Osmanlı Tiyatrosu Kuruluşu-Gelişimi-Katkısı (1976).


SANAT, PİYASANIN POPÜLER KÜLTÜRÜ VE İNSAN(LIK

TEMEL DEMİRER


“Bir şeyi yapmak için
onu çok sevmelisiniz.
Bir şeyi sevmek için
ona delice inanmalısınız.”[1]

Sanat, piyasanın popüler kültürü ve insan(lık) meselesine dair şeylerden söz etmeye sanatla başlamak gerek...
Sanat için J. P. Sartre, “Özgürlük, öznel işleyişinin tadı çıkarılarak değil, zorunluluk sonucu ortaya çıkan eylemde yaşanır. Sanat yapıtı bir çağrı olduğu için değerlidir”; Ernest Fischer, “Sanat, insanın dünyayı tanıyıp değiştirmesi için gereklidir. Ama salt özünde taşıdığı büyü yüzünden de gereklidir sanat,”[2] derken; Rodin de 1911’den şöyle haykırır: “Yalnızca şunlar çirkindir sanatta: sahte olan, yapay olan, ifadeli olmak yerine güzel olmaya çalışan, zorlama ve yapmacıklı olan, amaçsız gülümseyen, gereksiz numara yapan, nedensiz kasılıp, kurum satan; ruhtan ve gerçeklikten yoksun olan her şey, bir güzellik ya da zarafet görüntüsünden başka bir şey olmayan her şey, yalan söyleyen her şey...”
Evet, sanat dünyayı tanıyıp değiştirmek için gereklidir; sanat yapıtı da bir çağrıdır...
Bu çerçevede Salih Bolat’ın ifadesiyle, “Popüler kültür anti estetiktir, sanat karşıtıdır”; ve Altan Erkekli’nin işaret ettiği gibi, “Çağın tanığı sanatçıya ihtiyaç vardır.”
Siz bakmayın post-modern zamanların zırvalarına!
Ya da bu zırvalardan birini Mustafa Hulusi’nin, “Siyaset ve insanların kafasına bomba yağdırmak dünyayı değiştirir ama sanat değiştiremez. Lütfen dünyayı değiştirecekmiş gibi sanat yapmayın!” diye dillendirmesine!
Sanat gibi sanat; ya da sanat olma özelliklerini yitirmeyen sanat kapitalizmle, piyasayla kavgalıdır...
Çünkü sanat, piyasanın kollarında alınır satılır bir meta olunca sanat olmaktan çıkar!
Sanat kapitalist piyasanın, tekellerin “vesayeti”ne/ “hegemonyası”na bağlanınca, onu var eden bağımsızlığı, yaratıcılığı, “Sanatın Patronları”na, faturalarına ciro eder...
Kapitalist piyasa tekel demektir; “tekel” de, özgürlük ve demokrasinin inkârı!
Oysa Türkiye’deki egemen sanat(sızlık) ortamının temel sorunu da; tekelleşme ve piyasalaşmadır!
Bu tabloda Beral Madra, “XXI. Yüzyıl Türkiyesi’nin kültürü yaratıcılığın değil, tüketim ütopyalarının üzerinden kuruluyor,” derken; kapitalist kültür endüstrisi her şeyi alt üst ediyor...
“Kapitalist kültür endüstrisi” deyip geçmeyin; “Kültür endüstrisi, kapitalizmin yeni iktidar biçiminin insanların içinde, zihnen de kurulmasına bir yıldız aktör olarak katılmıştır...
“Tüketim toplumunda, bireylerde türetilen arzu ve isteklere (onlara dair beliren yoksunluk, eksiklik duygusuna) yanıt oluşturan anlam, imal edilmiş anlamlardır...
“Kültür endüstrisine göre sanat, paraya tahvil edilebildiği ve kapitali, kâr maksimizasyonuna doğru taşıyabildiği taktirde sanattır...”[3]
Kapitalist tekelcilik ile kültür endüstrisi toplumsal yaşamımızı etkilemeyi her alanda sürdürürken, Zeki Alasya’nın ifadesiyle, “XX. asrın son 25 yılında dünyada ve Türkiye’de birtakım değerler yitirildi. İnsanlar ilişkilerini ve dünya görüşlerini daha maddi boyuta indirdiler. Bunlar yok artık. Milenyum denilen çağ, tümüyle yoksulluk. Menfaat, çıkar ve para her şeyin önünde. Ama Batı fark etti bunların çok da geçer akçe olmadığını. Biz o acımasız kapitalist sürecin etkilerini yeni yeni yaşıyoruz. Daha onların faturalarını ödeyeceğiz.”
Ancak Gabriel Garci Márquez’in, “Bir sona geldiğin için ağlama, onu yaşadığın için gülümse,” uyarısının unutulmamasının müthiş önem kazandığı verili geçişin de bir sonu, nihayeti vardır.
İşte tam da bunun için bu vahşi kapitalist cangılda, hâlâ sanatın anlamını lekelemeden yola devam etmeye kararlı kahramanlar olmasaydı, bu konuşmayı yapmaya da gerek kalmazdı.
Sanat kapitalizme inat, hâlâ yaşıyor; ezilenlerle omuz omuza savaşıyor...
Ya da böylesi bir sanata olan gereksinim, XXI. yüzyılın başında giderek büyüyor...
Çünkü dünya ve Türkiye kapitalist korku ve vahşetin kollarında çürüyor...

KORKU VE ÇÜRÜME

Kapitalizm korkunun terörist imparatorluğudur...
Şöyle çevrenize bakın kapitalizm koşullarında herkesin korkuları var. Çünkü herkesi korkutuyorlar; yani kapitalizm zor ve korku ile ayakta duruyor.
Evet kapitalizm korkuyu kullanıyor, medya ise kapitalizmle suç ortaklığı yapıp, topluma korkuyu aşılıyor...
Korku kapitalizmin en iyi dostudur.
Bilindiği üzere son çeyrek yüzyılda, kapitalizmin toplumda yarattığı en önemli iki “yeni” korku, geleceğin belirsizliği ve işsizliktir. Sosyal güvenlik, bu risklerin sonuçlarını ortadan kaldırarak ya da azaltarak yarını az çok da olsa güvence altına alıyordu. Çalışanları korku ve kaygıdan uzak tutuyordu; böylelikle de insanların, ihsana muhtaç, biat etmeye hazır kişiliklere savrulmasını önlüyordu. Kuşkusuz, bu tür insan her an hakları için başkaldırmaya hazır, yani kapitalizm için tehlikeli insandı. Öyleyse sistemin bu insanı yok etmesi gerekiyordu. Öyle de yapmaya başladılar. Sosyal güvenliği etkisiz kılmak ile korku, kaygı dolu insanı yaratmak aynı şey. Çünkü kapitalizm kendisine güvenen insana düşmandır. Dieter Duhm’un ‘Kapitalizmde Korku’da yazdığı gibi, korkusuz yapamaz...
Kapitalizmin emek tarihi, korku ve zora dayalıdır. Bu korku, verimliliğe ve üretkenliğe yansır. Örneğin kriz dönemlerinde korku kendisini çıplak olarak gösterir, bu dönemler emeğin en çok disiplin altına alındığı dönemlerdir. Zira emekçinin bir direnci kalmamıştır. İşsiz kalmak, gelirden yoksun kalmak korkusu onu boyun eğmeğe iter, koşulsuz kabule zorlar.
Kapitalizmin tarihi aynı zamanda ceza tarihidir de. Zindandan hapishaneye geçişin tarihi ile kapitalizmin tarihinin eşanlı oluşu bu nedenle şaşırtıcı olmasa gerek. Sömürü oranlarının arttırıldığı, sermaye birikiminin önündeki engellerin kaldırılmaya çalışıldığı dönemlerde suç kapsamlarının genişletilmesi, cezaların ağırlaştırılması, hapishane duvarlarının kalınlaştırılıp yükseltilmesi, koğuşların hücrelere dönüştürülmesi hiç de tesadüf değildir, korku ile doğrudan ilişkilidir.
“İyi de bunun sonuçları ne oluyor” mu?
Alın size gazete manşetlerine yansımış bir dizi veri!
º Milas’ta 6 yaşındaki kız, annesi ile annesinin sevgilisi tarafından kızgın maşayla dağlandı, vücudunda sigara söndürüldü![4]
º Pelin S. (18), iki arkadaşıyla birlikte, evlilik dışı dünyaya getirdiği bebeğini doğduğu gün tekmeleyerek öldürdüğünü itiraf etti![5]
º Yalova’da ilköğretim okulu 8’inci sınıf öğrencisi 14 yaşındaki Y.N’nin 5 aylık hamile olduğu ortaya çıktı. Y.N. “Bana üvey babam tecavüz etti” dedi![6]
º Adana’da hac organizatörü 80 yaşındaki Müslüm M. dede, 11 yaşında kıza tecavüz etmeye kalkıştı![7]
º Bursa’da sevgilisinin yaşadığı apartmanda bir başka dairede oturan Necdet Urunca, Cavide Kocayamaç’a (70) tecavüz edip öldürdü![8]
º Kendisinden kaçan eşini Antalya’da sokak ortasında yirmi kez bıçaklayan koca, “Açık giyinmişti. Göbeği açıktaydı. Kaç kez vurdum hatırlamıyorum” dedi![9]
º İzmir’in Konak İlçesi’nde Ahlâk Büro Amirliği ekiplerinin düzenlediği iki fuhuş operasyonunda, 47 yaşındaki F.K’nin kendi öz kızı 25 yaşındaki F.K. ile Azerbaycan uyruklu R.K. ve F.Ç’ye Basmane semtindeki bazı otellerde fuhuş yaptırdığı belirlendi![10]
º Ve nihayet Fransız Le Figaro, OECD’nin en yoksul ülkesi Türkiye’deki alışveriş merkezi patlamasına dikkat çekti. Gazete son 4 yıldır tüketici kredilerinin alışveriş merkezleriyle aynı hızda büyüdüğünü, ülkenin iflastan döndüğü 2001 krizinin unutulduğunu ve Türk orta sınıfının bir tüketim çılgınlığına kapıldığını yazıp, “Türk ailesinin borçlanma oranı yüzde 25’e çıktı,” dedi![11]

KAPİTALİST YABANCILAŞMA VE İNSAN(SIZLIK)

Kapitalist dünya; insanı insan olmaktan çıkartan devasa bir yabancılaşmadır!
Giderek de Shakespeare’in tragedyalarını andırmaktadır!
Shakespeare’in tragedyaları, bir dünya kurmanın ve sonra onun yıkılışını sergilemenin alt üst oluşuyla betimlenir... Örneğin Kral Lear’in sarayı, Macbeth’in savaştan muzaffer bir komutan olarak döndüğü şatosu, Hamlet’in yaşadığı Elsinor sarayı, Othello ile Desdemona’nın kurdukları aşk dünyası, Timon’un Atina’daki saray yavrusu evinde olup bitenlerdeki üzere...
Kim bilir belki de kapitalist küreselleşmenin dünyasını “öngörürcesine” söylenmiştir; “Olmak ya da olmamak bütün mesele bu” sözü...
Gerçekte de insan(lık) bir yıkım ve yok oluş eşiğindedir sanki... Bu tablo da, insan(lık)ın nihayete erdirildiği kapitalist yabancılaşmaya aittir!
Yabancılaşma konusundaki Marksist teorik çerçeveden hareketle şunların altını çizmekte yarar var:
Kapitalizm, insanı, doğasına, emeğine, kendine, organlarına, ilişkilerine, dünyaya, yaşama yabancılaştırır. Böylece insanın tarihi, kendine, kendi yaşamına ve emeğinin ürününe sahip çıkma mücadelesine dönüşür...
“Meta fetişizmi” ya da “yabancılaşma” emeğin toplumsal niteliğini, bize ürünlerin bizatihi kendilerinin niteliği gibi gösteren bir sistir. Üründe değer biçimine bürünen emek, değer biçiminin gerçek gibi görünmesine yol açar. Ürünlerinin üzerine etiket gibi yapışan, damgalayan değer yani değişim değeri özelliği, metaları birbirleri karşısına tekrar tekrar değer nicelikleri olarak çıkmaları ile kararlılık kazanır. Bu nicelikler, üreticilerin iradeleri, öngörüleri ve davranışlarından bağımsız olarak durmadan değişir. Bunlar için, kendi toplumsal faaliyetleri, nesnelerin faaliyetleri biçimini alır ve onlar nesneleri yöneteceğine, nesneler onları yönetir.
Meta aleminin bu değer biçimi yani para biçim, tek tek üreticiler arasındaki toplumsal ilişkiyi aydınlatmak yerine, örtbas eden bir öğe olmuştur. Meta sistemi bunu toplumsal geçerlilik ile ifade eder...
Maddi üretim sürecine dayanan toplumun yaşam süreci, kendisini saran mistik tülü, üretimin, serbestçe bir araya gelen insanlar tarafından ve saptanmış bir plana uygun olarak bilinçli bir biçimde düzenlenmesi sağlanmadıkça, soyulup atılamaz. Bu bağlamda Marx 1844 Elyazmaları’nda, “İşçiyi sefalete sürükleyen ve onu bir makineye indirgeyen sistem yıkılacaktır. İnsanlığın kardeşliği, proletarya ile birlikte söz olmaktan çıkacak, hayatın gerçeği hâlini alacak ve çalışmaktan taşlaşmış vücutlardan fışkıran insanın soylu ışıkları üzerimize saçılacaktır,” der...
O hâlde sanat, kapitalist yabancılaşmaya karşı başkaldırının yolunu döşerken; insanın insanal özüne dönüşünün önünü de açmalıdır.
Bu da hayatın şiirleştirilmesinden başa bir şey değildir.

HAYATIN ŞİİRLEŞTİRİLMESİ

İsmail Mert Başat’ın o muhteşem betimlemesiyle, “Şiir sanatın gerilla dili” ya da “Şiir yaşamın alev hâli”yken bilmeyen var mı?
Yabancılaşmaya gark olmuş hayatın şiirleştirilmesi gerekiyor...
Çünkü Cemal Süreya’nın, “Şiir, Anayasa’ya aykırıdır, doğanın ahlâkı kovduğu yerdedir, yasadışıdır”; Witgenstein’in, “Felsefenin şiir olarak kurulması gerekir”; Demokritos’un, “İçinde birazcık delilik bulunmayan kişi aşık da olamaz şair de olamaz”; Louis Aragon’un, “Özü, fırtına olan şiir’de her imge, bir tufan yaratmalıdır”; Şeyh Galib’in, “Şiir mumdan kayıklarla alev denizini geçmeye benzer”; Paul Eluard’ın, “Şiir yaşamı içindedir-yaşamın hizmetindedir-yaşamın önündedir,” diye betimlediği şey aşkın ve hayatın savunulmasıdır...
Ve nihayet, ezilenler ve onlardan yana duran sanat için, aşkın ve hayatın yeniden kazanacağı yeni bir dünya mümkündür...
Bunun için birincisi, altını Ergin Yıldızoğlu’nun çizdiği ve kimsenin unutmaması gereken bir şey: “[Sanat yapıtı] anlamını, üretildiği ve tüketildiği bağlam içinde kazanır”![12]
İkincinin (a) şıkkı ya da Ahmet İnam’ın, “Sanat toplumda, toplum da sanattadır (...) Sanatla toplum kendini anlatır”[13] saptaması...
İkincinin (b) şıkkı da, “Gerçek sanat, çağının ideolojik sorunlarını her zaman aşarak ideolojinin gözden sakladığı gerçekleri anlamamızı sağlar,”[14] diyen Terry Eagleton’dan...



Bunlara ek olarak Paul Eluard’ın o kesin ifadesiyle, “Sanatçı yaratma gücünü, kendisini saran şeylerle uyumsuzluğundan alır”![15] Bu da üç...
Dördüncüsü de Gaston Bachelard’ın, “Düşleri sanat, edebiyat gerçekleştirir,”[16] deyişi...
Nihayet beşincisi de, “Sorumsuzluk ve ayrıcalık talep eden yazarların ve sanatçıların sayısı çok fazla. Tarihten ve toplumsal mücadeleden ayrı tutulunca kültürel işlev metafizik bir şey olur,” vurgusuyla Eduardo Galeano’nun, “Gerçekliğin içine işleme yetisinde olanlar gerçekliği döllerler!”[17] saptamasını unutulmadan Ahmed Arif’in dizelerindeki içtenlikle yaşanması gerekiyor:
 “Hasretinden prangalar eskittim/ Seni, anlatabilmek seni./ İyi çocuklara, kahramanlara./ Seni, anlatabilmek seni,/ Namussuza, hâldan bilmez,/ Kahpe yalana...”


N O T L A R
 [1] Che Guevara.
[2] Ernest Fischer, Sanatın Gerekliliği, Payel Yay., s.16.
[3] İsmail Mert Başat, Gökyüzünden Başka Sınır Yok, Denemeler, Kırmızı Yay., 2008, s.114-123-153.
[4] “6 Yaşındaki Çocuğa İşkence!”, Milliyet, 13 Nisan 2008, s.6.
[5] Esma Çakır, “Nasıl Öldürdüğümü Hatırlamıyorum”, Hürriyet, 18 Aralık 2007, s.3.
[6] Süheyla Gözdereliler, “... ‘Üvey Babam Bana Tecavüz Etti’ İddiası”, Hürriyet, 18 Aralık 2007, s.6.
[7] Nazan Erdem, “80 Yaşındaki Dede Çocuğu Tacizden Yargılanıyor”, Sabah, 26 Aralık 2007, s.7.
[8] İsmet Acar, “70 Yaşındaki Kadına Tecavüz Edip Öldürdü”, Sabah, 26 Aralık 2007, s.3.
[9] “Eşimin Göbeği Açıktı, Öldürdüm”, Sabah, 29 Aralık 2007, s.3.
[10] Taylan Yıldırım, “Babam Bana Zorla Fuhuş Yaptırdı”, Hürriyet, 13 Ocak 2008, s.5.
[11] “Le Figaro: Türk Orta Sınıfı Tüketim Çılgınlığına Kapıldı”, Hürriyet, 18 Aralık 2007, s.15.
[12] Ergin Yıldızoğlu, Yaşasın Modernist Refleks!, Telos Yay., 1997, s.43.
[13] Ahmet İnam, “Edebiyatını Yitirmiş Edebiyat”, Doğu Batı Dergisi, No:22, s.29.
[14] Terry Eagleton, Edebiyat Eleştirisi Üzerine, çev: Handan Gönenç, Eleştiri Yay., s.29.
[15] Paul Eluard, Ozan ve Gölgesi, çev: Özdemir İnce, Adam Yay., 1984, s.118.
[16] Gaston Bachelard, Mumum Alevi, çev: Ali Ergül-Işık Ergüden, İtihaki Yay., 2008.
[17] Eduardo Galeano, Biz Hayır Diyoruz, çev: Bülent Kale, Metis Yay., 2008.

Yaşamı tanımak,yarını sevmektir
Gökyüzünü uzanan eller gibi
Umutlarımızla, yarınlarımıza
Kızıl bir dünya kuracağız derdin hep
Yarınlar bizim



Sınıfsız sömürüsüz bir dünya bizim
Kazanacağız bir gün derdin
Şimdi yanımızda olmasanda
Sesin hep kulaklarımızda
Sen öğrettin bize

Yaşamı sevmeyi, faşizme karşı mücadele etmeyi
Emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı bağımsızlık savası vermeyi
sen öğrettin bize
fabrikada, sokakta, grevde, alanda
direnmeyi

Şimdi gözlerin götürüyor
bizi yarınlara mavi gözlerin
mavi gözlerin aydınlatıyor yolumuzu
bu çelik aldığı suyu unutmadı,
unutmayacak
ama özlüyoruz seni
Önder Kaypakkaya yoldaş.

Dosta önerisi için teşekkürler.