Halim Kar / KIRMIZI ÇAMURLAR
14/11/2008
Halim KAR
Dayısı Hüseyin,benim yakın arkadaşım olur,ailesini de tanırdım ayrıca.Yoksullardı. O, her sabah saat 5 civarında kalkar,Simit fırınının önünde simit almak için sıra beklerdi. Sonra 
simit tablasını doldurduğu gibi ver allah,bu istasyon senin, bu garaj benim simit satmak için fıldır fıldır dolaşırdı. ‘On‘ yaşında bir çocuktu o zamanlar.
En fazla ‚İki buçuk saat‘ vakti vardı Simitleri bitirmek için,sonra Okulu başlardı. Bazen gece vardiyam olurdu,sabah gelirdim işten. Tam kafamı yastığa koyarken, O’nun sesi ile bütün uykum kaçardı.
-Simit var,taze , gevrek !!!
Hırsla pencereye çıkar kızardım; ‘Ulan oğlum,bu sokakta bağırma,defol git başka yerde sat..
-‘Ama Turan abi simit….?
Hiddetimi görünce,boynunu eğer, sessizce uzaklaşırdı. Sonra yazlık Sinemalarda gece Gazoz satmaya başladı bir ara. Soranlara; ’Okul harçlığımı çıkarmak için’ derdi ama, hepimiz de biliyorduk ki; O,kendi evine bakıyordu bu kazandıklarıyla. Kör- topal geçiniyorlardı bu yolla. Babası dermanısz bir hastalığın pençesine düşmüş, yatalak olmuş, evin bütün yükü, O'na kalmıştı.
Bir gün Okulda, yoksul öğrencilere ‘Ayakkabı’ dağıtacaklarmış. Öğretmenler, kendi sınıfındaki fakir öğrencileri bütün sınıfın önünde, isim okuyarak kapıya çağırmış, ‘Ayakkabı vereceğiz’ diye. İlk önce de O’nun ismini okumuş hocası. Çünkü annesi, zaten sınıf öğretmeninin evine temizliğe gittiğinden,o’nların yoksul olduğunu biliyormuş.
Kıpkırmızı olmuş yüzü,yerin dibine girmiş,utanmış. Gitmek istememiş ama götürmüşler o’nu. Öğretmenler Odasında toplamışlar hepsini. O’nunla beraber gelen çocuklar, ‘hadi herkes, kendi ayağına uyan ayakkabıyı alsın’ komutuyla, hurra ayakkabıları kapışmışlar. O,çekine sıkıla elini hiç numarasına bakmadan bir ayakkabıya uzattığında, bir öğrenci çığlığı koparıp; 'Hani bana kalmadı, benim babam bile yok’ diye bağırınca,ortalığı cin çarpmış gibi bir sessizlik kaplamış.
Öğretmenler şaşkınlıkla birbirlerinin suratına bakarken, O,bağıran çocuğa doğru ilerlemiş ve elinde ki ayakkabıyı çocuğa doğru uzatarak; ‘bunu sen al,ben istemem, benim babam var’ diyip o’na şaşırmış gözlerle bakan ama elini uzatmayan çocuğun hemen önüne kunduraları bırakmış ve kapıya doğru uzanırken,öğretmenin sesi ile olduğu yere çakılıp kalmış.
-O ayakkabıları sen alacaksın Yusuf ! diyormuş öğretmeni.
Ne cevap vermiş,ne de bir adım atmış. Ama Ayakkabılara elini bile sürmemiş. Bana dediler ki,öğretmeni bu sözleri ederken,gördüğü sahne karşısında ,hüngür hüngür ağlıyormuş…
12 eylül’ün zır zır günleriydi. O’nu unutalı yıllar olmuştu. Uzun yıllar önce aniden ortalıktan kaybolmuştu.Artık,koskocaman adam sayılırdı. Ailesi bile nerede olduğunu bilmiyordu. Daha bir perişan olmuşlardı.Konu, komşu desteğiyle ayakta duruyorlardı.
Birgün kahvede oturmuş kahvemi yudumlayıp,gazetelere bakıyordum. Öyle dalmışım ki, gazetede ki bir fotoğrafa,yanıma birinin yaklaştığını bile fark etmedim.Aniden bir parmak gazetede ki fotoğrafın üstüne bastı. Kafamı kaldırıp kim bu saygısızlığı yapan ?,diye başımı çevirdiğimde, gördüğüm insan, Hüseyin, yani bizim Yusuf’un Dayısıydı.
-‘Tanıdın mı bunu dedi ? Sesi, karıncalı,hüzünlüydü.
Parmağını bastığı fotoğrafa dikkatlice bir daha baktım ürpererek; yerde kanlar içinde yatan,bir bacağı sanki ikiye katlanmış gibi duran bir cesed vardı. Az ötesinde, ‘yerde yatan teröristin silahı’ denilen bir Kalaşnikof duruyordu. Hiç bir anlam veremedim.
Neden bu fotoğrafa bakmamı istemişti Hüseyin ? Gözlerimi sorgu dolu bakışlarla Hüseyin’ e çevirdim.
-Ne oldu Hüseyin, neyin var, bu da ne demek oluyor, bu fotoğraftaki de kim ? Bu ne kabalık ?‘ ,dedim.
-‘Bu, O işte!’ dedi.
-Tekrar baktım fotoğrafa, kekeleme sırası bana gelmişti ; Yusuf mu ? diye ancak mırıldana bildim.
Cevap vermedi,ağlıyordu...
Bir daha bizim mahalleden geçen Simitçi çocuklara hiç karışmadım ve ,ne zaman Yusufçuk kuşları ; 'Yusuf çık,biz korktuk' diye seranata başlasa,ben hep O'nu hatırladım.
Derken,zamanla garip duygular fırtınasına kapılır oldum, Simitçi çocukları her gördüğümde. Sanki,Simitçi çocuklar , Simit değil, yoksulluğunu da ,'Simit var abi' diyerek, pazarlıyor, haykırıyor, sanki bir isyan çağrısı yapıyorlardı.
Ve bu sesler ne zaman kulağıma çığlık çığlığa dolacak olsa,bir huzursuzluk çöker oldu yüreğime, artık hiç yatamadım...
Ç O C U K
Umudun yeşili
Güneşin sarısı sende
Ateş kızılısın sen çocuk
Süt aklığı
Bal tatlısı
Gül allığısın sen çocuk
Büyüdün
Göz yaşı
Yürek sızısın sen çocuk
Ana rahminden geldin elimize
Zindanın hücre kuşusun sen çocuk
Kuş gibi uçamadın ama
Salıncağın dar ağacı oldu
Salladın bizide çocuk...
Gül Gün
