TEMEL DEMİRER

 

“Ars longa, vita brevis.”[1]

 

Metin And, O bir büyücü, sihirbaz, çağdaş bir Şaman... Hayır hayır, O bir bilim insanı... Tarihçi, halkbilimci, araştırmacı, eleştirmen, yazar, dramaturg, hoca, kütüphane kurdu, arşivci, belgeci...Tiyatro, dans, bale, müzik, opera, resim, minyatür sanatı, folklor uzmanı... Bütün bu alanları birbirinden ayrı ayrı değil, birbirinden soyutlayarak hiç değil, tümünü bir bütünlük içinde, birbirleriyle ilişkilendirerek ele alırdı... Herkesten önce kültürler arası köprüler kurardı…

Ve nihayet “Sır vermezdi Metin And, ama seyircilere vermezdi. Meraklı çocuklara yardımcı olurdu.”[2]

Sonra da “Ödül almayı umursamazdı”!

* * * * *

Ayşe Emel Mesci için O, “Düş zamanı gezgini”ydi!

Adnan Binyazar da, “Metin And” der ve eklerdi:

Anadolu kök kültürünün arşiv gezegeniydi.

Küf tuttuğu sanılan belgelerin kazıbilimcisi idi.

Kuş uçmaz kervan geçmez toprakların kültür eleyicisiydi.

Köy seyirlik oyunlarının iz sürücüsüydü.

Etnik ve dinsel bağnazlığın egemen olduğu bir kültür ortamında Yunan bağbozumu-şarap-sarhoşluk tanrısı Dionysos’la Türk köylüsünü aynı şıra fıçısında demlendirmek ne demektir?

Evrensel dostluğun kültür elçisiydi...

Bügünlerin, gölge oyunlarının, Türk tiyatrosu tarihinin ve Kerbela’dan başlayıp Anadolu içlerinde deyişlerle söylenceleşen törelerin temel taşı koyucusuydu. ‘Oyuncu insan’dan kendini yarattığı kültürle var eden ‘düşünen insan’a ulanan bir kültür tarihinin, Anadolu etnik ve dinsel ritüellerinin gerçek yorumcusu idi.

Anadolu kültür varlıklarının gün yüzüne çıkmasının yol açıcısıydı...”

Enis Batur’un ifadesiyle, bir arkeolog gibi çalıştı O; Dionisos ve Arlecchino’nun sırdaşı, Karagöz ve Hacivat’ın dostu, Meddah ve Kavuklu’nun yoldaşıydı…

Hasılı And, Anadolu yollarında Hitit ve Sümer’e uzanırken, Avrupa sahnelerinde Doğu’nun, Osmanlı’da Batı’nın izlerini sürer. Kerbela’da İmam Hüseyin’i anarken Antik Yunan korosuyla buluşur. Avuç içi büyüklüğünde bir minyatürde tüm İslâm mitolojisini özetleyebilir; kocaman yüreğine bir değil, yüzlerce, binlerce dünya sığdırabilir... Ve bütün o dünyaları bizlerle paylaşır.Büyücü, sihirbaz, çağdaş bir Şaman...

Bir ayağı Anadolu’da, öteki ayağı Çin, Japonya, Endonezya’da...

Kollarını kocaman açtı mı, aynı anda hem Dionisos’u, hem Kathakali’yi kucaklayabilir.

Karagöz ve Hacivat’ın dostu olduğu gibi, Arlecchino ve Scaramouch’un sırdaşı, Meddah’ın ve Kavuklu’nun yoldaşı olabilir.

Coğrafyada sınır tanımaz. Hele tarihte hiç tanımaz.

Anadolu’nun tozlu yollarında, Hitit ve Sümer’e uzanırken; Osmanlı saraylarının tozunu, Avrupa sahnelerinde alır. Kerbela’da İmam Hüseyin’i anarken, Antik Yunan korosuyla buluşur.

Roma’dan Bizans’a uzattığı telde cambazlara taklalar attırır; Türkiye’de İtalyan sahnelerinin, İtalyan sahnelerinde Türkiye’nin sesini duyurur; Batı politikasında Doğu’nun gücünü yakalar, Doğu’da Batı’nın etkisini kovalar.

Haberi, köy çocuklarından alır. Çocuk oyunlarının gizini, yetişkinlerin yaratıcılığına katar.

Avuç içi büyüklüğünde bir minyatürde tüm İslâm mitolojisini özetleyebilir; kocaman yüreğine bir değil, yüzlerce, binlerce dünya sığdırabilir... Ve bütün o dünyaları bizlerle paylaşırdı...

* * * * *

30 Eylül 2008 gecesi Ankara’da yaşamını yitiren Metin And, 17 Haziran 1927’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni (1946), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni (1950) bitirdi.

İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda Ferdi von Statzer’in öğrencisi oldu. Londra’da yüksek lisans yaptı, daha sonra New York’ta opera ve tiyatro eğitimi gördü.

Yazı yaşamına edebiyat, opera ve bale eleştirmenliğiyle başladı. Forum dergisini ve yayınlarını yönetti. Ulus gazetesinde 15 yıl boyunca tiyatro eleştirileri yazdı.

AÜ-DTCF Tiyatro Bölümü’nde otuz yılı aşkın süre ders verdi. 1994’te emekli olduktan sonra Boğaziçi ve Bilkent üniversitelerinde “kültür tarihi dersleri okuttu. Amerika, Almanya ve Japonya’da konuk öğretim üyesi olarak ders verdi.

Geleneksel Türk tiyatrosunun kökenleri, etkileşimleri ve kültürel boyutları üzerinde uzmanlaştı. Batı etkisiyle gelişen Türk tiyatrosunun dönemlerini belgelere dayalı bir yöntemle araştırdı. Karşılaştırmalı tiyatro araştırmalarının öncülerinden biri oldu.

Bazıları yabancı dillerde olmak üzere 50 kadar kitap, 1500 kadar bilimsel inceleme, tanıtma-eleştiri yazısı ve ansiklopedi maddesi kaleme aldı.[3] 

Hiç bilinmeyen tarihleri ince ince araştırıp, bulduğu her şeyi arşivine katardı And…

Hasılı 81 yıla insanüstü bir üretkenlikle oluşturduğu çok sayıda yapıtını sığdırmış, çok yönlü bir bilim ve sanat insanıydı…

Peki yayınları onu zengin bir adam yapmış mı: “Kitaplarımın yarısından telif ücreti almadım…” diyordu…

Özetin özeti, çok yönlü kişiliği, her birinde derinlere giden geniş bir birikim oluşturduğu ilgi alanlarıyla “ilginç” bir entelektüeldi Metin And. Ama o daha fazlasını yapmış ve araştırmalarını, oluşturduğu birikimi çok sayıda kitaba dönüştürerek “paylaşmıştı”. Bir röportajında “Kendim için çalışıyorum. Araştırırken bir çok güzellikle karşılaşıyorum. Birileri yararlanırsa ne iyi” diyordu…

Paranın egemenliğindeki bir dünyada paraya ve unvana aldırmadan yaşamak, yaratmak: Onun yaptığı tam da buydu!

* * * * *

Ve Onun hakkında dediklerimizi, denilenleri de aktararak noktalarsak:

Ayşegül Yüksel’in, “And, gösteri sanatlarının her cephesine odaklanmış, bu yola tüm varlığını adamış bir bilgin olması yanında, bir ‘yaşam zengini’ydi. Elliyi aşkın cilt kitabın, binlerce makalenin yazarı, dünyadan elini ayağını çekerek kendini araştırmalarına vermiş bir ‘bilim adamı’nda görülebilecek ‘gri’ tonlardan alabildiğine uzak durmuş, ‘renkli’ kişiliğini koruyabilmişti…”

Adnan Binyazar’ın, “O, Anadolu’nun kök kültürünü araştıran bir bilim adamıydı. Yunan bağbozumu-şarap-sarhoşluk tanrısı Dionysos ile Türk köylüsü arasında bağlantı kurarak Anadolu kültür varlığının temeline inmiştir. Kerbela’dan başlayıp Anadolu içlerinde deyişlerle söylenceleşen dilsel zenginliğin kültürel kökeninin araştırıcısı da o oldu...”

Vecdi Sayar’ın, “And, 81 yıl boyunca durmaksızın araştırdı, onlarca kitap, binlerce makale yazdı. Çağdaş kültür-sanat dünyasına dair bilgisini, bilinmeyenle buluşturmak, kültürümüzün kökenlerine inmek için çabaladı durdu. Seyirlik oyunlardan saray şenliklerine ilişkin ne biliyorsak onun sayesindedir. Karagöz’den minyatüre geleneksel kültürümüzün tüm öğelerini araştırdı…”

Zeynep Oral’ın, “Kendi kültürümüzü hem bize hem dünyaya tanıtan... Geçmişten damıttıklarını geleceğin hizmetine veren... Yalnız tiyatroyu değil tarihi, coğrafyayı, sosyolojiyi, sanat tarihini, toplumsal tarihi, mimariyi, dansı, müziği, folkloru çok yönlü ve bütünsellik içinde değerlendiren... Gelenekle çağdaşlığı, evrenselle yerel olanın derinliğini bir arada kucaklayabilen ve senteze ulaştıran... Bir büyücü, bir sihirbaz...”

Dikmen Gürün’ün, “Prof. Dr. And, yıllarını Türk tiyatrosu üzerine yaptığı araştırmalara vermiş, değerli bir akademisyendi. Bu araştırmalar, Anadolu medeniyetlerinden günümüze uzanan geniş bir alanı kapsıyordu. Tiyatromuzda zengin bir birikimin oluşmasında önemli rol oynayan isimlerden biridir…” diye betimledikleri O, bir merakın; tutkusunun peşinden sürüklenmişti tüm yaşamı boyunca…

Yani ve özetin özeti, Serhan Ada’nın da ifade ettiği üzere, “Metin And, ne olmuşsa olmuş yalın-yalnız, merak-yazı adam olmuştu...”

 

17 Ekim 2008 14:38:10, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Esmer, No:46, Aralık 2008…

[1] “Sanat uzun, hayat kısa.” (Latin Atasözü.)

[2] Rıza Sönmez, “Sır Saklayabilir misiniz?”, Radikal İki, 12 Ekim 2008, s.7.

[3] Başlıca yapıtları: Gönlü Yüce Türk, Yüzyıllar Boyunca Bale Eserlerinde Türkler (1958), Kırk Gün-Kırk Gece, Eski Donanma ve Şenliklerde Seyirlik Oyunlar (1959), Dionisos ve Anadolu Köylüsü (1962), Bizans Tiyatrosu (1962), Türk Köylü Oyunları (1964), Geleneksel Türk Tiyatrosu, Kukla-Karagöz-Ortaoyunu (1969), Meşrutiyet Döneminde Türk Tiyatrosu (1908-1923) (1971), Tanzimat ve İstibdat Döneminde Türk Tiyatrosu (1839-1908) (1972), Oyun ve Bügü, Türk Kültüründe Oyun Kavramı (1974), “Osmanlı Tiyatrosu Kuruluşu-Gelişimi-Katkısı (1976).


SANAT, PİYASANIN POPÜLER KÜLTÜRÜ VE İNSAN(LIK


TEMEL DEMİRER


“Bir şeyi yapmak için
onu çok sevmelisiniz.
Bir şeyi sevmek için
ona delice inanmalısınız.”[1]

Sanat, piyasanın popüler kültürü ve insan(lık) meselesine dair şeylerden söz etmeye sanatla başlamak gerek...
Sanat için J. P. Sartre, “Özgürlük, öznel işleyişinin tadı çıkarılarak değil, zorunluluk sonucu ortaya çıkan eylemde yaşanır. Sanat yapıtı bir çağrı olduğu için değerlidir”; Ernest Fischer, “Sanat, insanın dünyayı tanıyıp değiştirmesi için gereklidir. Ama salt özünde taşıdığı büyü yüzünden de gereklidir sanat,”[2] derken; Rodin de 1911’den şöyle haykırır: “Yalnızca şunlar çirkindir sanatta: sahte olan, yapay olan, ifadeli olmak yerine güzel olmaya çalışan, zorlama ve yapmacıklı olan, amaçsız gülümseyen, gereksiz numara yapan, nedensiz kasılıp, kurum satan; ruhtan ve gerçeklikten yoksun olan her şey, bir güzellik ya da zarafet görüntüsünden başka bir şey olmayan her şey, yalan söyleyen her şey...”
Evet, sanat dünyayı tanıyıp değiştirmek için gereklidir; sanat yapıtı da bir çağrıdır...
Bu çerçevede Salih Bolat’ın ifadesiyle, “Popüler kültür anti estetiktir, sanat karşıtıdır”; ve Altan Erkekli’nin işaret ettiği gibi, “Çağın tanığı sanatçıya ihtiyaç vardır.”
Siz bakmayın post-modern zamanların zırvalarına!
Ya da bu zırvalardan birini Mustafa Hulusi’nin, “Siyaset ve insanların kafasına bomba yağdırmak dünyayı değiştirir ama sanat değiştiremez. Lütfen dünyayı değiştirecekmiş gibi sanat yapmayın!” diye dillendirmesine!
Sanat gibi sanat; ya da sanat olma özelliklerini yitirmeyen sanat kapitalizmle, piyasayla kavgalıdır...
Çünkü sanat, piyasanın kollarında alınır satılır bir meta olunca sanat olmaktan çıkar!
Sanat kapitalist piyasanın, tekellerin “vesayeti”ne/ “hegemonyası”na bağlanınca, onu var eden bağımsızlığı, yaratıcılığı, “Sanatın Patronları”na, faturalarına ciro eder...
Kapitalist piyasa tekel demektir; “tekel” de, özgürlük ve demokrasinin inkârı!
Oysa Türkiye’deki egemen sanat(sızlık) ortamının temel sorunu da; tekelleşme ve piyasalaşmadır!
Bu tabloda Beral Madra, “XXI. Yüzyıl Türkiyesi’nin kültürü yaratıcılığın değil, tüketim ütopyalarının üzerinden kuruluyor,” derken; kapitalist kültür endüstrisi her şeyi alt üst ediyor...
“Kapitalist kültür endüstrisi” deyip geçmeyin; “Kültür endüstrisi, kapitalizmin yeni iktidar biçiminin insanların içinde, zihnen de kurulmasına bir yıldız aktör olarak katılmıştır...
“Tüketim toplumunda, bireylerde türetilen arzu ve isteklere (onlara dair beliren yoksunluk, eksiklik duygusuna) yanıt oluşturan anlam, imal edilmiş anlamlardır...
“Kültür endüstrisine göre sanat, paraya tahvil edilebildiği ve kapitali, kâr maksimizasyonuna doğru taşıyabildiği taktirde sanattır...”[3]
Kapitalist tekelcilik ile kültür endüstrisi toplumsal yaşamımızı etkilemeyi her alanda sürdürürken, Zeki Alasya’nın ifadesiyle, “XX. asrın son 25 yılında dünyada ve Türkiye’de birtakım değerler yitirildi. İnsanlar ilişkilerini ve dünya görüşlerini daha maddi boyuta indirdiler. Bunlar yok artık. Milenyum denilen çağ, tümüyle yoksulluk. Menfaat, çıkar ve para her şeyin önünde. Ama Batı fark etti bunların çok da geçer akçe olmadığını. Biz o acımasız kapitalist sürecin etkilerini yeni yeni yaşıyoruz. Daha onların faturalarını ödeyeceğiz.”
Ancak Gabriel Garci Márquez’in, “Bir sona geldiğin için ağlama, onu yaşadığın için gülümse,” uyarısının unutulmamasının müthiş önem kazandığı verili geçişin de bir sonu, nihayeti vardır.
İşte tam da bunun için bu vahşi kapitalist cangılda, hâlâ sanatın anlamını lekelemeden yola devam etmeye kararlı kahramanlar olmasaydı, bu konuşmayı yapmaya da gerek kalmazdı.
Sanat kapitalizme inat, hâlâ yaşıyor; ezilenlerle omuz omuza savaşıyor...
Ya da böylesi bir sanata olan gereksinim, XXI. yüzyılın başında giderek büyüyor...
Çünkü dünya ve Türkiye kapitalist korku ve vahşetin kollarında çürüyor...

KORKU VE ÇÜRÜME

Kapitalizm korkunun terörist imparatorluğudur...
Şöyle çevrenize bakın kapitalizm koşullarında herkesin korkuları var. Çünkü herkesi korkutuyorlar; yani kapitalizm zor ve korku ile ayakta duruyor.
Evet kapitalizm korkuyu kullanıyor, medya ise kapitalizmle suç ortaklığı yapıp, topluma korkuyu aşılıyor...
Korku kapitalizmin en iyi dostudur.
Bilindiği üzere son çeyrek yüzyılda, kapitalizmin toplumda yarattığı en önemli iki “yeni” korku, geleceğin belirsizliği ve işsizliktir. Sosyal güvenlik, bu risklerin sonuçlarını ortadan kaldırarak ya da azaltarak yarını az çok da olsa güvence altına alıyordu. Çalışanları korku ve kaygıdan uzak tutuyordu; böylelikle de insanların, ihsana muhtaç, biat etmeye hazır kişiliklere savrulmasını önlüyordu. Kuşkusuz, bu tür insan her an hakları için başkaldırmaya hazır, yani kapitalizm için tehlikeli insandı. Öyleyse sistemin bu insanı yok etmesi gerekiyordu. Öyle de yapmaya başladılar. Sosyal güvenliği etkisiz kılmak ile korku, kaygı dolu insanı yaratmak aynı şey. Çünkü kapitalizm kendisine güvenen insana düşmandır. Dieter Duhm’un ‘Kapitalizmde Korku’da yazdığı gibi, korkusuz yapamaz...
Kapitalizmin emek tarihi, korku ve zora dayalıdır. Bu korku, verimliliğe ve üretkenliğe yansır. Örneğin kriz dönemlerinde korku kendisini çıplak olarak gösterir, bu dönemler emeğin en çok disiplin altına alındığı dönemlerdir. Zira emekçinin bir direnci kalmamıştır. İşsiz kalmak, gelirden yoksun kalmak korkusu onu boyun eğmeğe iter, koşulsuz kabule zorlar.
Kapitalizmin tarihi aynı zamanda ceza tarihidir de. Zindandan hapishaneye geçişin tarihi ile kapitalizmin tarihinin eşanlı oluşu bu nedenle şaşırtıcı olmasa gerek. Sömürü oranlarının arttırıldığı, sermaye birikiminin önündeki engellerin kaldırılmaya çalışıldığı dönemlerde suç kapsamlarının genişletilmesi, cezaların ağırlaştırılması, hapishane duvarlarının kalınlaştırılıp yükseltilmesi, koğuşların hücrelere dönüştürülmesi hiç de tesadüf değildir, korku ile doğrudan ilişkilidir.
“İyi de bunun sonuçları ne oluyor” mu?
Alın size gazete manşetlerine yansımış bir dizi veri!
º Milas’ta 6 yaşındaki kız, annesi ile annesinin sevgilisi tarafından kızgın maşayla dağlandı, vücudunda sigara söndürüldü![4]
º Pelin S. (18), iki arkadaşıyla birlikte, evlilik dışı dünyaya getirdiği bebeğini doğduğu gün tekmeleyerek öldürdüğünü itiraf etti![5]
º Yalova’da ilköğretim okulu 8’inci sınıf öğrencisi 14 yaşındaki Y.N’nin 5 aylık hamile olduğu ortaya çıktı. Y.N. “Bana üvey babam tecavüz etti” dedi![6]
º Adana’da hac organizatörü 80 yaşındaki Müslüm M. dede, 11 yaşında kıza tecavüz etmeye kalkıştı![7]
º Bursa’da sevgilisinin yaşadığı apartmanda bir başka dairede oturan Necdet Urunca, Cavide Kocayamaç’a (70) tecavüz edip öldürdü![8]
º Kendisinden kaçan eşini Antalya’da sokak ortasında yirmi kez bıçaklayan koca, “Açık giyinmişti. Göbeği açıktaydı. Kaç kez vurdum hatırlamıyorum” dedi![9]
º İzmir’in Konak İlçesi’nde Ahlâk Büro Amirliği ekiplerinin düzenlediği iki fuhuş operasyonunda, 47 yaşındaki F.K’nin kendi öz kızı 25 yaşındaki F.K. ile Azerbaycan uyruklu R.K. ve F.Ç’ye Basmane semtindeki bazı otellerde fuhuş yaptırdığı belirlendi![10]
º Ve nihayet Fransız Le Figaro, OECD’nin en yoksul ülkesi Türkiye’deki alışveriş merkezi patlamasına dikkat çekti. Gazete son 4 yıldır tüketici kredilerinin alışveriş merkezleriyle aynı hızda büyüdüğünü, ülkenin iflastan döndüğü 2001 krizinin unutulduğunu ve Türk orta sınıfının bir tüketim çılgınlığına kapıldığını yazıp, “Türk ailesinin borçlanma oranı yüzde 25’e çıktı,” dedi![11]

KAPİTALİST YABANCILAŞMA VE İNSAN(SIZLIK)

Kapitalist dünya; insanı insan olmaktan çıkartan devasa bir yabancılaşmadır!
Giderek de Shakespeare’in tragedyalarını andırmaktadır!
Shakespeare’in tragedyaları, bir dünya kurmanın ve sonra onun yıkılışını sergilemenin alt üst oluşuyla betimlenir... Örneğin Kral Lear’in sarayı, Macbeth’in savaştan muzaffer bir komutan olarak döndüğü şatosu, Hamlet’in yaşadığı Elsinor sarayı, Othello ile Desdemona’nın kurdukları aşk dünyası, Timon’un Atina’daki saray yavrusu evinde olup bitenlerdeki üzere...
Kim bilir belki de kapitalist küreselleşmenin dünyasını “öngörürcesine” söylenmiştir; “Olmak ya da olmamak bütün mesele bu” sözü...
Gerçekte de insan(lık) bir yıkım ve yok oluş eşiğindedir sanki... Bu tablo da, insan(lık)ın nihayete erdirildiği kapitalist yabancılaşmaya aittir!
Yabancılaşma konusundaki Marksist teorik çerçeveden hareketle şunların altını çizmekte yarar var:
Kapitalizm, insanı, doğasına, emeğine, kendine, organlarına, ilişkilerine, dünyaya, yaşama yabancılaştırır. Böylece insanın tarihi, kendine, kendi yaşamına ve emeğinin ürününe sahip çıkma mücadelesine dönüşür...
“Meta fetişizmi” ya da “yabancılaşma” emeğin toplumsal niteliğini, bize ürünlerin bizatihi kendilerinin niteliği gibi gösteren bir sistir. Üründe değer biçimine bürünen emek, değer biçiminin gerçek gibi görünmesine yol açar. Ürünlerinin üzerine etiket gibi yapışan, damgalayan değer yani değişim değeri özelliği, metaları birbirleri karşısına tekrar tekrar değer nicelikleri olarak çıkmaları ile kararlılık kazanır. Bu nicelikler, üreticilerin iradeleri, öngörüleri ve davranışlarından bağımsız olarak durmadan değişir. Bunlar için, kendi toplumsal faaliyetleri, nesnelerin faaliyetleri biçimini alır ve onlar nesneleri yöneteceğine, nesneler onları yönetir.
Meta aleminin bu değer biçimi yani para biçim, tek tek üreticiler arasındaki toplumsal ilişkiyi aydınlatmak yerine, örtbas eden bir öğe olmuştur. Meta sistemi bunu toplumsal geçerlilik ile ifade eder...
Maddi üretim sürecine dayanan toplumun yaşam süreci, kendisini saran mistik tülü, üretimin, serbestçe bir araya gelen insanlar tarafından ve saptanmış bir plana uygun olarak bilinçli bir biçimde düzenlenmesi sağlanmadıkça, soyulup atılamaz. Bu bağlamda Marx 1844 Elyazmaları’nda, “İşçiyi sefalete sürükleyen ve onu bir makineye indirgeyen sistem yıkılacaktır. İnsanlığın kardeşliği, proletarya ile birlikte söz olmaktan çıkacak, hayatın gerçeği hâlini alacak ve çalışmaktan taşlaşmış vücutlardan fışkıran insanın soylu ışıkları üzerimize saçılacaktır,” der...
O hâlde sanat, kapitalist yabancılaşmaya karşı başkaldırının yolunu döşerken; insanın insanal özüne dönüşünün önünü de açmalıdır.
Bu da hayatın şiirleştirilmesinden başa bir şey değildir.

HAYATIN ŞİİRLEŞTİRİLMESİ

İsmail Mert Başat’ın o muhteşem betimlemesiyle, “Şiir sanatın gerilla dili” ya da “Şiir yaşamın alev hâli”yken bilmeyen var mı?
Yabancılaşmaya gark olmuş hayatın şiirleştirilmesi gerekiyor...
Çünkü Cemal Süreya’nın, “Şiir, Anayasa’ya aykırıdır, doğanın ahlâkı kovduğu yerdedir, yasadışıdır”; Witgenstein’in, “Felsefenin şiir olarak kurulması gerekir”; Demokritos’un, “İçinde birazcık delilik bulunmayan kişi aşık da olamaz şair de olamaz”; Louis Aragon’un, “Özü, fırtına olan şiir’de her imge, bir tufan yaratmalıdır”; Şeyh Galib’in, “Şiir mumdan kayıklarla alev denizini geçmeye benzer”; Paul Eluard’ın, “Şiir yaşamı içindedir-yaşamın hizmetindedir-yaşamın önündedir,” diye betimlediği şey aşkın ve hayatın savunulmasıdır...
Ve nihayet, ezilenler ve onlardan yana duran sanat için, aşkın ve hayatın yeniden kazanacağı yeni bir dünya mümkündür...
Bunun için birincisi, altını Ergin Yıldızoğlu’nun çizdiği ve kimsenin unutmaması gereken bir şey: “[Sanat yapıtı] anlamını, üretildiği ve tüketildiği bağlam içinde kazanır”![12]
İkincinin (a) şıkkı ya da Ahmet İnam’ın, “Sanat toplumda, toplum da sanattadır (...) Sanatla toplum kendini anlatır”[13] saptaması...
İkincinin (b) şıkkı da, “Gerçek sanat, çağının ideolojik sorunlarını her zaman aşarak ideolojinin gözden sakladığı gerçekleri anlamamızı sağlar,”[14] diyen Terry Eagleton’dan...



Bunlara ek olarak Paul Eluard’ın o kesin ifadesiyle, “Sanatçı yaratma gücünü, kendisini saran şeylerle uyumsuzluğundan alır”![15] Bu da üç...
Dördüncüsü de Gaston Bachelard’ın, “Düşleri sanat, edebiyat gerçekleştirir,”[16] deyişi...
Nihayet beşincisi de, “Sorumsuzluk ve ayrıcalık talep eden yazarların ve sanatçıların sayısı çok fazla. Tarihten ve toplumsal mücadeleden ayrı tutulunca kültürel işlev metafizik bir şey olur,” vurgusuyla Eduardo Galeano’nun, “Gerçekliğin içine işleme yetisinde olanlar gerçekliği döllerler!”[17] saptamasını unutulmadan Ahmed Arif’in dizelerindeki içtenlikle yaşanması gerekiyor:
 “Hasretinden prangalar eskittim/ Seni, anlatabilmek seni./ İyi çocuklara, kahramanlara./ Seni, anlatabilmek seni,/ Namussuza, hâldan bilmez,/ Kahpe yalana...”


N O T L A R
 [1] Che Guevara.
[2] Ernest Fischer, Sanatın Gerekliliği, Payel Yay., s.16.
[3] İsmail Mert Başat, Gökyüzünden Başka Sınır Yok, Denemeler, Kırmızı Yay., 2008, s.114-123-153.
[4] “6 Yaşındaki Çocuğa İşkence!”, Milliyet, 13 Nisan 2008, s.6.
[5] Esma Çakır, “Nasıl Öldürdüğümü Hatırlamıyorum”, Hürriyet, 18 Aralık 2007, s.3.
[6] Süheyla Gözdereliler, “... ‘Üvey Babam Bana Tecavüz Etti’ İddiası”, Hürriyet, 18 Aralık 2007, s.6.
[7] Nazan Erdem, “80 Yaşındaki Dede Çocuğu Tacizden Yargılanıyor”, Sabah, 26 Aralık 2007, s.7.
[8] İsmet Acar, “70 Yaşındaki Kadına Tecavüz Edip Öldürdü”, Sabah, 26 Aralık 2007, s.3.
[9] “Eşimin Göbeği Açıktı, Öldürdüm”, Sabah, 29 Aralık 2007, s.3.
[10] Taylan Yıldırım, “Babam Bana Zorla Fuhuş Yaptırdı”, Hürriyet, 13 Ocak 2008, s.5.
[11] “Le Figaro: Türk Orta Sınıfı Tüketim Çılgınlığına Kapıldı”, Hürriyet, 18 Aralık 2007, s.15.
[12] Ergin Yıldızoğlu, Yaşasın Modernist Refleks!, Telos Yay., 1997, s.43.
[13] Ahmet İnam, “Edebiyatını Yitirmiş Edebiyat”, Doğu Batı Dergisi, No:22, s.29.
[14] Terry Eagleton, Edebiyat Eleştirisi Üzerine, çev: Handan Gönenç, Eleştiri Yay., s.29.
[15] Paul Eluard, Ozan ve Gölgesi, çev: Özdemir İnce, Adam Yay., 1984, s.118.
[16] Gaston Bachelard, Mumum Alevi, çev: Ali Ergül-Işık Ergüden, İtihaki Yay., 2008.
[17] Eduardo Galeano, Biz Hayır Diyoruz, çev: Bülent Kale, Metis Yay., 2008.




 

TEMEL DEMİRER

 

“Kafanda kurduğun

düşünceye benziyorsun.”[1]

 

“Büyük Şair” diye anılan bir ulusalcı, Fazıl Hüsnü Dağlarca hakkında yazmak, onu değerlendirmek, zorunlu olduğu kadar da “zor”…

“Zorluk”, akıntıya ve alışılana karşı durmakta; zorunluluk da tam bundan kaynaklanıyor…

O, nasıl bir insandı? Yanıtı Dağlarca’nın kendini tanıttığı dizelere bırakalım: “Su içiyordu kendi/ Ceketini çıkarıyordu kendi/ Yürüyordu kendi/ Yazmasını sürdürüyordu kendi...”

Kendine göre bu olan Fazıl Hüsnü Dağlarca, bu kadar mı? Elbette değil!

O bir şairdi; Kemalist’ti, ulusalcıydı…

Şiirini, şairliğini belirleyen, tam da bu, Kemalist, ulusalcı vasfıydı.

 

ŞİİR NE, NEYE YARAR?

 

Evet, Dağlarca’nın ardından, şiirinden ve şairliğinden, onun politik niteliğini “es” geçerek söz etmek, mümkün değildir.

O hâlde Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirine dair “Neye yarar?” sorusuna verilmesi gereken ilk yanıt: “Kemalizme ve ulusalcılığa” olmalıdır.

Şairi, şair yapan şiirinin üstlendiği politik misyonudur çünkü…

Pablo Neruda’nın deyişiyle, “Şair, her şeyden önce yaşadığı toplumun sorunlarına, giderek tüm dünyaya karşı sorumludur.” Söz konusu “sorumluluk”, bir şeyden yana olurken, kaçınılmaz olarak da bir şeylere karşı olmaktır.

O hâlde Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirinin ne(ler)den yana olduğundan söz edenler, neye karşı olduğunu da belirtmekle mükelleftirler.

Evet, evet Fazıl Hüsnü Dağlarca politik bir şairdir ve politik şiirler yazar.

Ve de “Politik şiir elbet vardır ve yazılmalıdır,” diyen Can Yücel’in ifadesiyle, “Ama politikanın yöntemi başkadır, devrimci şiirin yöntemi başkadır, ikisini birleştiren şey sınıf mücadelesinin tarihî özüdür.”[2]

O hâlde Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dizeleri, “sınıf mücadelesi”nin Kemalist, ulusalcı tarafının (devrimci olmayan) politik şiiri olduğundan söz etmek gerekir.

 

UYARI(LAR)

 

Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya dair bu saptama ve kaçınılmaz uzantısı olan uyarı(lar), kimilerini rahatsız etse de, gereklidir.

Çünkü “Askerimizi, askeriyemizi sevmeyenin Türklüğünden şüphe edilmelidir,”[3] diyen bir “Ordu-Millet” projesine denk düşen Türk Ulusalcılığı ve onun resmi ideolojisi olarak Kemalizm, ötekisini yaratan bir dinamik olması yanında; “Türk”ü, “Türkçü”lüğü ve “Türkçe”yi yücelten militarist bir zorlamadan/ dayatmadan malûldür...

Bu tarihsel çerçeve ve zeminde Fazıl Hüsnü Dağlarca “Türkçem benim ses bayrağım” vurgusuyla ekler: “Türkçem bana şiir söyler. Türkçeyi dinliyorum o kadar, ben bir şey katmıyorum, bana yalnızca Türkçemin söylediğini yazmak kalıyor… Türkçem söylüyor ben yazıyorum…”

Tam da bunun için Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirinde Anadolu’nun tarihsel renkleri ve gerçeğine rastlayamazsınız; Ahmed Arif’in ya da yine “Türkçe yazan” öteki şairlerin gür sesinde yankılanan tadı alamazsınız!

Türker Alkan’ın da işaret ettiği üzere, “Asker kökenli büyük sanatçılardan sonuncusu olan Dağlarca’ya… ‘Büyük ozandı, çınardı’ dendi ve hepsi de doğruydu. Gümbür gümbür gelen bir dili, şaşırtıcı imgeleri vardı. İlk şiirlerinde arı Türkçe diye bir derdi olmadı, ama daha sonra arı Türkçe kullanmaya büyük özen gösterdi. O kadar ki, zaman zaman arı Türkçe uğruna şiiri feda mı ediyor, diye düşündüğüm oldu. Ve son nefesine kadar Atatürkçü olarak kaldı. Günlük politikadan da esinlenen şiirler yazdığı oldu.[4]

Türker Alkan’ın saptaması önemlidir. Çünkü F. R. Jones’in, Şiirin nesri aştığı noktada, sözcüklerin de anlam ötesi bir varsıllığı vardır,” diye işaret ettiği çerçevede Fazıl Hüsnü Dağlarca, halklar gerçeğine düşman bir asimilasyonun Türkiye’sinde, sadece Türkçe için vardır…

Kaldı ki bu konuda, “Dağlarca benim için Türkçe demektir. Türkçeyi evrenselleştiren şairlerimizin en ön sırasında olanlarından, öncülerindendir. Türkçe kadar büyük ve ölümsüz şairimizdir. Sonsuz gömütü Türkçemizdir,”[5] vurgusuyla Ataol Behramoğlu da bu saptamamızı doğrular!

Evet Hulki Aktunç, “Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın bir ekolü yok gibiydi. ‘Türkçem, benim ses bayrağım’ sözü, onu ‘poetika’sının ilk maddesi. Bayrağı hep dik duracak,” derken; Hikmet Çetinkaya da ekler: “Benim Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı anlatmam zor...

Atatürk devrimlerinin yiğit savunucusu, sosyalist dünya görüşünü benimseyen ender insanlardan birisiydi.

Bir gün sohbet ederken, ‘Bak Hikmet’ dedi, ekledi:

‘Fransız devrimi, Rus devrimi, Çin devrimi ve Küba devrimi... Bir de Atatürk’ün gerçekleştirdiği Türk devrimi vardır, bunu hiç unutma!’…

Türk Devrimi’nin yılmaz savunucusuydu!..

Sevgili Dağlarca, Türkçemizin ses bayrağı, sosyalizmin devrimci yüreği!”[6]

Bu “parlak” sözlere ilişkin geçerken anımsatalım:

Devrimin “Türk”ü, “Kürt”ü olmaz… Devrim enternasyonaldir…

“Atatürkçülüğün yiğit savunucusu” olmak ile, “sosyalist dünya görüşünü benimsemek” taban tabana zıttır ve mümkün değildir; hem devlet destekli bir “milli burjuvazi” yaratmak için çabalayacaksınız, hem de “sosyalist” olacaksınız! Türkiye Türkçülüğüne denk düşen Kemalizm, burjuva ideolojisinin yerel varyantıdır ve enternasyonalist sosyalizm ile uzaktan, yakından bir ilişkisi yoktur, olmamıştır da!

Konuyla bağıntılı olarak çok önemli bir şey daha: “1950 öncesinde Amerikan uçak gemisi Missouri’ye hoş geldin manzumesi yazmıştı Fazıl Hüsnü Dağlarca…”[7]

Devam edelim: Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ruhi Su’nun da bestelediği ‘Almanya’da Çöpçülerimiz’ başlıklı şiirinde “Sığmazken atalarımız, güne yarına,/ Düşmüşüm vay, düşmüşüm ben el kapılarına” derken, yücelttiği Osmanlılıktır; Avrupa’yı işgal eden sömürgeci İmparatorluktur…

Herneyse… Devam edersek; Şükran Kurdakul, Dağlarca’nın değişik dönemlerinde şiirine kaynak olan duyarlılıkların üç yönde geliştiğine dikkat çeker.

Birincisi tek olarak insanın evren karşısındaki şaşkınlığı, yalnızlığını, korkularını ölüm gerçeğine karşın yaşarken bunalımlarını işlediği, daha çok içe dönük şiirler…

İkincisi, insanın doğa ve aykırı toplum güçleri, kurulu düzenin görülen görünmeyen yasaları içinde gündelik yaşamlarını saran sıkıntı ve acıları, buhran ve patlamaları işlediği dışa açık toplumsal şiirler…

Üçüncüsü ise, destanlar ve çocuk şiirleri…

Bir zamanlar Türkiye’de yükselen anti-emperyalist dalgadan doğrudan etkilen ve şiirlerini Kitap Kitapevi’nin vitrinine astığı Karşı Duvar dergisinde sergileyen Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirinde elbette dönemin mücadele ve gerçeği baskındır.

Örneğin 18 Şubat 1969 tarihli ‘Yön’ dergisinde yayımlanan ‘Horoz’ başlıklı şiiri, gençliğe seslenen bir “68 yiğitlemesi”dir… (Bu şiirinden ötürü Ağır Ceza’da yargılanmıştı.)

Daha sonra Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamı ardından, ‘Horoz Ağıdı’ başlıklı şiiri kaleme alır.

Ve de,  15-16 Haziran’ı konu edinen ‘Yürüyen İşçiler Kapılarında İstanbul’u yazdı.

Bunları  unutmadan, Onun sanat telakkisine göz atarsak…

 

DERDİ Kİ

 

Cemal Süreya’nın deyimiyle “Tek. Yalnız” şair Dağlarca’dır. Şiir dışında hiçbir şey yazmadığı gibi, şairin düzyazıyla uğraşmasını da gereksiz, hatta zararlı bulur.

Ve der ki...

“Şiir bir bakıma vahşi hayvandır. İlk şiirlerimde onu dizginleyemezdim. Yıllar geçtikçe nerelerinin daha yumuşak olduğunu, nerelerden kımıldamaz hâle getireceğimi aradım, buldum.”

“Ben taş, toprak, dağ değilim. Sözcükler taşa, toprağa, dağa çarpmıyorlar, bana çarpıyorlar. Bu çarpmadan doğan etkilenişimi yazıyorum ya da söylüyorum.”

“Şiir benim ikinci annem.”

“Şiir yazmakla okuma-yazma birbirine benzemez. Şiir yazmak acıkmak gibidir, öpmek gibidir. Ben okuma-yazma bilmeden şiir denen ‘tansığı’ sezdim. Bu, anne-babaya, kardeşe benzemiyordu. Bu, gökyüzüne benziyordu. Gece denen o birbirine benzemez hayvanlara benziyordu. Birbirinden uzak, birbirine aykırı hayvanlara benziyordu.”

Dağlarca’ya göre “şiir, şairin gerçek öğretmenidir” ve şairler “doğanın bir ağacı gibidirler”:

“Topraktaki binlerce yıl yaşamış güneşin binlerce aşamasından geçmiş o verime, berekete erişirlerken adandıkları ölçüde doğadırlar. Şiir, doğanın sözcüklere dönüşmüş güzelliğidir, açarıdır.”

Ya da, “Ozanlar bilmese de, şiirler, koca gökyüzünden bir ateş parçasının geçmesidir. Şiirler, ozanı bütün ağaçlarla, hayvanlarla, coğrafyayla ortak kılar. Şiirin coğrafyası evrenin oluşumundan bu yana, parça parça bize varan bir başka yazıdır.”

Cemal Süreya, Dağlarca için “Dağların ve ovaların küçük mutasavvıfı. Madde mutasavvıfı” diyordu.

Fazıl Hüsnü Dağlarca kendi şiir serüvenine ilişkin olarak da şunları der: “Bende duyarlıkla matematik iç içedir. Eski duyarlıklar gide gide sayı olurlar, diye düşünürdüm. Bu anlatımın büyük bir gerçeği dile getirdiğini öteki gözlerimle görüyorum. Bana kitaplar bir konuk gibi gelirler.”

“Ben şiir ortamında büyüdüm. Evde şiir yazanlar vardı. Onlardan kısa sözün şiir olduğunu öğrendim. Şiire çok küçük yaşlarda başladım. Şiir yazarak el terbiye edilir. Şiir, bütün ellerden kalan ısıdır...”

Yine devamla Fazıl Hüsnü Dağlarca şunların altını da çizer: “Anlamın doğurganlığı yanıtlarımızı öylesine yeniler ki hangisi bizimdir, hangisi değildir bilemeyiz. Ben çok konuşmak istemem; bir kişi iken bile çok kişilik konuştuğuma göre, çok konuştuğum sürelerde aşırı kalabalık olmak tedirgin eder beni…

“Şiirin bittiği bir yer olamaz!.. Şiirin bittiği yer düşünülemez bile. İnsanın bittiği yer olabilir ama şiirin bittiği yer olamaz!

Çocukluk biter mi peki?.. Kalbi, algısı, duyarlılığı yaşlanmayan biri ne vakit büyür?

Çocukluk, insanın özel ısısıdır; kimisi ekmek kavgasından alır bu ısıyı, kimisi hastalıktan. Mesela evliler, hem evlendikleri zamanki, hem tanıştıkları, hem daha evvelki çocukluklarını yaşarlar evliliklerinde. İnsan her gün bir yaprak çevirir hayattan. Çünkü hayat, insanın tek başına kurduğu bir yapı değil. Mesela, siz mutlusunuz ama diğerleri değil.

Çocuk ve çocuklukta kalalım biraz... kalalım…

“Sözcükler beynimde çiftleşiyor sanki. Bir bakıyorum iç içe çoğalıvermişler. Yazmasam belki bin kişi olacaklar; yazarak azaltıyorum onları. Yolculuk gibi bir şey biraz da: Yola çıkarıyorum onları ve onlar bir yerde, inecekleri durağa geldiklerinde iniyorlar.”

 

HAKKINDA DENİLEN(LER)

 

Fazıl Hüsnü Dağlarca hakkında denilenler, akıl almaz bir “yüceltme” ve “mistifikasyon”la  malûldür…

İşte bunlara birkaç örnek:

Zeynep Oral’ın, “O dev çınarı altında asla ezilmezsiniz, ancak hayran olursunuz… Onun gölgesinde kendinizi güvende hissedersiniz, rahatlarsınız. Onun gölgesinde dünyayı kavramaya çalışırsınız…”

Haydar Ergülen’in, “Dağlarca şairliğin de şiirin de ötesinde bir konuma sahip... Dağlarca bir ‘düşünce şiiri’ yazar…”

Mustafa Şerif Onaran’ın, “Bir dağa uzaktan bakıyor gibiyiz. Doğasıyla, börtü böceği, yamaçları, koyakları, uçurumlarıyla o dağı tanımıyoruz...”

Egemen Berköz’ün, “Musluğunu açınca şiir akan bir çeşme sanki…”

Müslim Çelik’in, “Türkçenin süt dişleri…” betimlemelerindeki üzere!

Bunun yanında İlhan Selçuk’un, “Fazıl Hüsnü, evrensel ozanıdır, yeryüzü yurttaşıdır, insanlığın vatandaşıdır, sınır tanımayan sanatsallığın pasaportunu yüreğinde taşır,” dediği ozan; Turgay Fişekçi’nin ifadesiyle, “Kurtuluş Savaşından Cezayir ve Vietnam savaşlarına dek çağın toplumsal hareketleri üstüne ürünler vermiş, dahası, kurduğu kitabevinin vitrinine, gelip geçenlerin okuması için güncel olaylara ilişkin şiirler yazıp asmış bir şair…” olmasına karşın yıllardır içinden geçtiğimiz ateş ve kan günlerine, “fail-i meçhul”lere, köylerinden yurtlarından sürülenlere, yani “Kürt Sorunu”na dair tek bir dizesi yoktur!

Evet Yücel Kayıran’ın ifadesiyle, Onun şiiri, sanki Türk şiirinin moda eğilimlerinden bağımsız olarak gelişip ilerledi. Şiirini, Türk şiirinde olup bitenden bağımsız kurmuştur, çağının dışında kalan bir şair değil tam tersine kendisini çağının dışına almış bir şair olmuştur.”

Yani Dağlarca şiirinin temel kurucu özelliği Türkçülüğü, Türkçeciliğidir. Onun şiiri bunun üstüne oturtmuştur.

Zaten hayatının önemli bir kesimi de bu doğrultuda yaşanmıştır.

 

“SON SÖZ”

 

“Ak kâğıtlarda/ Yazıyım ben/ O beni okurken/ Görürüm gözlerindeki nemi/ Ona yurt derler/ Yurttaş derler/ Anne derler/ Kalkındıracağım artık/ Karanlık gölgelerden kurtaracağım artık/ Atalardan bana kalan/ Güzel annemi,” dizeleriyle karakterize olan Fazıl Hüsnü Dağlarca hakkında -ister “milliyetçi”, isterse “yurtsever” olarak sunulsun! - düşünürken, Victor Hugo’nun, “İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmak,” sözü kulaklara küpe edilmelidir…

Edilmelidir çünkü, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “ulusalcılığı” adil olmadığı gibi, haklı da değildir!

Ve nihayet Fazıl Hüsnü Dağlarca hakkında yazdıklarımıza “son söz” yerine, ulusalcı-Kemalist sanat ve sanatçılara Suat Hayri Küçük’ün şu satırlarını nakletmekle yetinelim şimdilik:

“Burjuva modern uygarlık ve onun aklınca örgütleniş akıl ve gerçeklik; politik, etik ve estetik bir sorgulanmaya ve mahkûmiyete muhtaçtır. Ölü gömülmelidir, ceset kokmakta, yaşayanlar ölü parodisi oynamaktalar”![8]

 

22 Ekim 2008 12:32:16, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Çoban Ateşi, Yıl:2, No:70, 20 Kasım 2008…

[1] Goethe.

[2] Röportaj: Murat Belge “Can Yücel’le Konuşma”, Birikim Dergisi, No:2, s.19.

[3] Kadir Yaman, Kültür Bakanlığı Milli Seferberlik Direktörü, 1938.

[4] Türker Alkan, “Uğur’lar Ola Dağlarca”, Radikal, 18 Ekim 2008, s.5.

[5] Ataol Behramoğlu, “Türk Şiirinin Ulu Çınarı Devrildi”, Cumhuriyet, 16 Ekim 2008, s.17.

[6] Hikmet Çetinkaya, “Türkçemin Ses Bayrağı...”, Cumhuriyet, 16 Ekim 2008, s.5.

[7] Sennur Sezer, “Dağlarca Öldü”, Evrensel, 16 Ekim 2008, s.12.

[8] Suat Hayri Küçük, “Ütopyan Hakikâtin Sanatsal İnşası”, Başka, No:4, Ekim 2008, s.24.

 

PIR SULTAN ´LAR ALANLARDAYDI








TEMEL DEMİRER                                           “Her şey mümkündür
                                                                                                   ön şartları yerine getirilirse!”
                                                                                                              (Van Braun.)

 “Zorunlu din dersinin kaldırılması, diyanetin lağvedilmesi, cem evlerinin yasal statüye kavuşturulması, Madımak Oteli’nin müze olması, eşit yurttaşlık hakkı için” Alevi Örgütleri ve diğer yapılar tarafından düzenlenen (9 Kasım 2008) Ankara Yürüyüşü’ne dair bir çok şey söylenebilir; bence yürüyüşün temel özelliği kitlesel bir itiraz hareketi olmasıydı…

Bugün herkes “Hayır”larıyla alanlardaydı…

Alan çok renkliydi; zaten çok kültürcü talepleri öne çıkaran bu eylemden başka türlü olması beklenemezdi… Tıpkı H. Pinter’ın “Her doğruda yanlışlar, her yanlışta doğrular var!” deyişindeki üzere…

Yani tren garından Sıhhiye alanına yönelen görkemli kalabalıkta Cumhuriyetçilerden ellerinde kızıl bayraklarıyla sosyalistlere dek, hemen herkes vardı; bu da bir yerde Aleviler ile itiraz edenlerin çeşitlilik içinde birliğini yansıtan bir durumdu…

Bunların yanında halkın doğrudan katıldığı yürüyüşün bir diğer özelliği eylemin halkçı özelliğiydi; altı özenle çizilmesi gereken bu nitelik, bir yerde havanın döndüğünün de işaretiydi…

Evet hava döndü; daha da dönecek…

Halk muhalefeti ya da birleşik itirazı büyüyor ve daha da büyüyecek; bugün bunun sinyalini verdi…

Neo-liberaller için sıkıntılı bir dönem eşikte; sıkıntı kaynağı sadece küresel kapitalist kriz değil; onun hareketlendirdiği, daha da hareketlendireceği emek eksenli halk muhalefeti!

AKP ile neo-liberal siyasalar şimdi bunun sıkıntısını çekmeye başlıyor; artık karşılarında susan, “Evet” diyen amorf bir kadercilik değil; yeniden itirazla kuşanan bir muhalefet çıkıyor sokaklara…

Bunu bugün Ankara’daki Alevi Mitingi kadar, saat 15.30’da Kurtuluş’ta toplanıp Kızılay’a yürüyen, “YÖK’e hayır” diyen Genç-Sen’li (ve onlarla aynı safta yürüyen gençlik örgütleriyle) binler polis barikatlarını aşarak kanıtladılar; yıllar sonra yeniden Kızılay Meydanı’na yaklaştılar…

Hava döndü, dönüyor, daha da dönecek. Eylemler ve halkçı karakteri bunu kanıtlıyor! Hayır bu eylemlere “Cumhuriyet Mitingleri”ne benziyor yaftası asmayın; CHP’nin/ DSP’nin seçim arabalarını görüp, bu eylemleri CHP ya da DSP’ye maletmeyin!

Bu eylem Sıvas’ta yakılanların, Çorum ve Maraş’ta faşistler tarafından kurşunlananların yani Anadolu’da egemen düşüncenin öteki ilan ettiği ezilenlerin ya da kısacası Osmanlı’nın (Kuyucu Murat) zulmüne başkaldıran Pir Sultan’ların eylemiydi…

Eğer Cumhuriyetçiler  Pir Sultan’ların çok kültürcü talepleri öne çıkaran bu eylemlerinde yer alıyorlarsa, bu onların sorunu ve çelişkisidir…




FARKLIYDILAR!
[*]

 

TEMEL DEMİRER

 

“Her tohumda

bir tutku gizlidir.”[1]

 

Kapitalizmin insan(lık)ı nesneleştirerek, sürüleştirdiği; onun özneliğine kastettiği bir kesitte insan olmak ve insan kalabilmek, çeşitlilik içinde birliği zedelemeyen, farklılığa dayalı bir çoğulculukla mümkündür.

Kapitalist vahşetin, yabancılaştırıcı/ çürüten müdahalesiyle insan(sızlık) kırımını yaşama geçirdiği evrede, insan(lık)ın yeniden kazanılmasında, farklılığıyla “olağan” cinnete meydan okuyan devrimci sanatın/ sanatçıların yeniden anımsanması, anımsatılması gerekiyor.

Tıpkı halkın davası uğruna, “şanı şöhreti” elinin tersiyle itip, “Çirkin Kral” tahtından inen Yılmaz Güney gibi…

Veya Ece Ayhan… O, “Haklılığın İnadı” olarak anılan bir farklılık, bir boyun eğmezlikti…

Ya da “Bahar İsyancıdır” gerçeğiyle bütünleşen TİP’li Onat Kutlar…

Onat dedik: “Para, ün ve iktidar hırsının gözleri bürüdüğü, ortaçağ karanlığının her gün biraz daha koyulaştığı, gerçeğin mafya liderlerinden sorulduğu, hapishanede yazarların, bilim insanlarının çürütüldüğü, devletin ve halkın iliklerine kadar soyulduğu, soygunun soyana kâr kaldığı, goygoycuların minareye kılıf hazırladığı, eğitimin ve yönetimin şeriatçılara teslim edildiği, politikacıların çoğunun iktidar labirentlerinde kaybolduğu ya da çıkar peşine düştüğü, erdemin, dürüstlüğün, onurun unutulduğu bu şiddet, bu soygun ve ikiyüzlülük toplumunda, birçok kişi, tıpkı benim gibi, herkesin ‘şıkıdım şıkıdım’ oynamadığının farkındaydı…

“Ama acaba reklam rekabeti, ün ve çıkar hırsı ile gözleri kararmış olanlar yeterince farkında mı olanların?” diye soruyordu Onat...

Sonra da, “İyi bir terzinin diktiği giysi, kusursuz biçimde yalnızca bir kişiye uyar; bir yağmurluk, iki ya da üç kişiye. Ben de böyleyim işte: şiirlerim bir duruma uyabilir (to fit), belki de iki üçüne... Benzetme küçültücü gelebilir; bense tersine doğru ve teselli edici buluyorum onu. Herkese göre değildir benim şiirlerim, birkaç kişiye göredir. Az şey değildir bu da. Has şiir olduklarının kanıtıdır,” diyen İskenderiyeli Ozan Konstantinos Kavafis…

Ardından, Gamze Akdemir’in, “Şiiri sevdası, öyle ki resimden çok daha fazla, hatta en özeli. Gözü kör değil şiirinin, ne cingöz kör, ne saftorik mutlu demem de bundan.

Hayata restine gelince, biz sanatını takip edenler, seni senden daha yalın, daha objektif görebilenler adına, iyi ki çektin/çekiyorsun o restleri diyorum işte. İnsanların daha az ıstırap çektiği bir dünyayı, daha suçsuz bir dünyayı özlüyor hepimiz gibi. Bütün bu duygular şiirine de etkiyor, resmine de. Dediği gibi ‘bir balmumu gibi bütün izleri alıyoruz’…” diye betimlediği, “Resim Bitti, Şiir Bitti, Hayat Bitti!” denkleminin Komet’i…

Tam da böylesi bir itirazın sorgulamasıdır; farklı olmak ve kalmak…

 

CAN YÜCEL

 

“Özgeçmişim”deki dizelerde “Ben ömrümce muhalif yaşadım/ Devletçe de menfi bir TİP sayıldım/ Onun için kan grubum/ RH NEGATİF” diye haykıran çarpıcı Can Baba gibi...

“Başka türlü birşey benim istediğim,/ Ne ağaca benzer ne de buluta benzer;/ Burası gibi değil gideceğim memleket,/ Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava;/ Nerde gördüklerim, nerde o beklediğim kız/ Rengi başka, tadı başka,” derdi O…

Ve şiir Onun için şu haykırışındaki gerçekti: “Şair!

Sen hayatında, şiirin öfke olduğunu düşündün mü hiç?

Şiirin ne olduğu sorulurken kırk türlü yanıt verilmiş. Belki de bunların büyük yüzdesi cük düşmüş olmasına karşın ben şunu savlayacağım: Şiir bir öfkedir!

Öfke yürütüldüğü an, aslında gerilladır (ve gerilla da tek başına yapılmıştır ve şiir dediğiniz tek başına yürütülmüş bir öfke, bir gerilladır) Garibaldi gibi yere serilip, yerden kalkınır. Sinan gibi yere düşer. İsa’ya benzer Deniz gibi. Göğe akar.

Şiir büyük bir kaldıraçtır...

Daha doğrusu bir kriko...

Kendi elinlen, daha doğrusu kendi zekerinnen kendi kendini kaldırırsın. Göğe doğru değil, yine bu memleketin toprağına.

Çünkü bütün şairler eski bir tabirle kaybolurlar. Ama kaybolmazlar kendi topraklarında. Yaşasın toprak...”

Böylesine bir şiirin şairiydi Can Yücel… Yani “Yücel’in yazdığı hep ‘çıplak’ bir şiir olmuştur”![2]

Aydın Çubukçu’nun ifadesiyle, “Hep bir emekçi gibi yaşadı. Ona bakarak, sorardım: Günümüzün bakan oğullarından hangisi, yaşlılığında yoksulluk sınırında yaşayacak acaba? Bir evi vardı ve güçlükle almıştı. Şiirinden, yazılarından para kazanıyordu ve bu onun en büyük övüncüydü…”[3]

Bir gün “1999 Ağustos’unda yetmiş küsur yaşlarında bir çocuk gibi öldü... ‘Sevgi Duvar’ını aşmış, yeni dağılmış bir okul gibiydi gözleri. Gözlerin dili vardır, imgesi, duygusu, heyecanı, düşüncesi, mizahı, alayı ve öfkesi vardır... Başkaldırısı, eleştirisi, özlemi ve öznesi vardır. Öfke ve sevgi birer demirbaştır onun şiirlerinde... Aldanışın, kurallara körü körüne boyun eğmenin, sömürülmenin karşısındadır. Karşı duran kahramanlarını da sever, onlara şiirler adar... Deniz Gezmiş’e yazdığı ‘Mare Nostrum’ şarkılara söz olur:

‘En uzun koşuysa elbet Türkiye’de devrim/ O, onun en güzel yüz metresini koştu/ En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak/ En hızlısıydı hepimizin,/ En önce göğüsledi ipi.../ Acıyorsam sana anam avradım olsun/ Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!’

1940’da şiire başlamasına karşın asıl ününü 1970’lerde yayınlanan siyasal şiiriyle kazandı. Dili kullanmadaki ustalığı ve keskin yergi gücüyle şiirde benzersiz bir kimlik oluşturdu. ‘Umudu olmayan adam şiir yazamaz, şiir bir umudun olduğunun başlıca kanıtıdır geleceğe insanlığa. Beraber yaşamaya umudu olmayan adam zaten şiir yazmakta hayır görmez’ diyordu. Onun için umudun yitirildiğini gördüğü yerlerde ‘acılı mizah’ dediği dili kullandı. Şiirin kişiliğiyle bu denli örtüşen şair sayısı çok azdır. Yazdığı gibi yaşadı, yaşadığı gibi yazdı...

Ve ‘Düştüğüm yer öyle açık, öyle seçik ki/ Başucumda bir sen varsın bir de evren/ Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi/ Yalnızlığım benim çoğul türkülerim/ Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi...’ dedi,”[4] farklılığını en iyi anlatan ve sergileyen “Sevgi Duvarı”nda:

“sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa/ kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi/ dilimizde akşamdan kalma bir küfür/ salonlar piyasalar sanat sevicileri/ derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni/ yakanda bir amonyak çiçeği/ yalnızlığım benim sidikli kontesim/ ne kadar rezil olursak o kadar iyi/

kumkapı meyhanelerine dadandık/ önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi/ arkamızda görevliler ekipler hızır paşalar/ sabahları açıklarda bulurlardı leşimi/ öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri/ çöpçülerin elleriyle okşardın beni/ yalnızlığım benim süpürge saçlım/ ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi/

baktım gökte bir kırmızı bir uçak/ bol çelik bol yıldız bol insan/ bir gece sevgi duvarını aştık/ düştüğüm yer öyle açık seçik ki/ başucumda bir sen varsın bir de evren/ saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi/ yalnızlığım benim çoğul türkülerim/ ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi…”

 

EDİP CANSEVER

 

Kazancakis’in ifadesiyle, “Ölüme alacağı hiçbir şey bırakmamak” için elinden geleni ardına koymayan Edip Cansever de sözünü ettiğimiz farklılık insanlarındandı...

‘İlkyaz Şikâyetçileri’nde, “Ah, acısız boğulabilir insan”; ‘Mendilimde Kan Sesleri’nde de “Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar/ Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar” duyarlılığının insanı olan Edip Cansever; “Şiirin güç anlaşılırlığı kolay anlaşılırlığından sonra gelmelidir. İlk okuyuşlar çoğu kez yanıltıcıdır. Şiirin gizilgücü kendini çok geç ele verir de ondan. Demek oluyor ki derece derece bir yükseltiye ulaşmamız, böylelikle şiirin gerçek değerine en yakın yerde durmamız söz konusu olabilir ancak. Yoksa kolay anladığımızı sandığımız şiirlerden, giderek pek bir şey anlamadığımızı anlamak kalır geriye,” derdi…

“Edip Cansever şiirinin temel sorunsalı, bir çığlık hâlinde bizi sarsalayan bu yaşama algısı, bu insani paradoks, bu çaresiz seçimdir. Ondaki yaratıcı, yıkıcı ve kurucu gücün çıkış noktası, dünyadaki her şeyi bir uzaklığa yerleştiren, bir hayıf duygusuna dönüştüren, bir çeşit yabancılaştıran ve ancak bu şekilde sevme imkânı bulan bir mutsuzluk bilincidir. O, Cioran’ın dediği gibi ‘sağlıkta değil, hastalıkta yaşama belirtisi olduğunu’ çoktan bilir. (Çürümenin Kitabı) Ve yine çoktan bilir, bilmekten de öte yaşar ki, herkesin mutluluk dediği ‘alışılmış bir kötümserlikti’r. (Kirli Ağustos) Çok daha önce, Tragedyalar’da şöyle seslenecektir bize: ‘Bu dünyada ağrı var/ Ağrıdır unutulmak, korkular/ Çaresizlik bir ağrı/ Ve göğün sürüleri bu ağrıdan kopmuşlar/ Yeryüzü bundan böyle dağınık.’ (Tragedyalar)”[5]

“Onu 1986 yılının 28 Mayıs’ında kaybettik. Kaynaklar, 8 Ağustos 1928’de İstanbul’da doğduğunu yazıyor. Oysa şiiri, daha doğrusu ‘Şairin Seyir Defteri’ onun ‘Oteller Kenti’nde, bir ‘Kirli Ağustos’ta Umutsuzlar Parkı’nda dünyaya gözlerini açtığını söylüyor. Kumral saçlı, sıska bir çocuk: Adı Edip Cansever...

Yaz günleri gösteri düzenleyen cambazlar, palyaçolar... Erik hırsızlıkları... Yağmurlu havalarda sinema kapıları... Nigar Hanım ve kedileri... Sonra denizler çağırdı onu... Sonra askerlik yılları, kitapsız, şiirsiz yıllar... Sonra uzun bir süre bir ağır çekimde seyrediyor kendini. Balıkpazarı, Asmalımescit... Kumkapı’da Yorgo, Sarayburnu’nda Agop...

Şiir ve hüzün baş duyguydu. İçkiler ne çabuk da biterdi. ‘O zamanlar karaciğer sözcüğü sözlüklerde yoktu.’Değişim ve yeniliktir aslolan, bu yüzden alışkanlıklar şiire zarar. Bireyin varlık sorunuyla, sanatçının sanat yapma dürtüsü, sanatın dışavurumundaki özde buluşur. Bu öz kendi varolma biçimini ararken, kendini bir yolculuğun içinde bulur. Yolculuk biraz da ‘öteki’ni bilmektir, öteki kişiyi, öteki zamanı veya öteki her şeyi... Hatta hep ötekileşmek...

Son durağı yok bu otobüsün... Daha yolun başında haritadan silinmiş menzil... Ama notlar alınacak özgül mola yerleri çoktur. Bu zihinsel yolculuklar dünyayı algılamayı da güçlendirir... Şiirin şiirle de savaşı vardır...

Toplum içinde kanayan bireyin yarasını göstermekte yarar var... Hayatın içinden... Kendi hayatından gibi görünse de, kim okursa, onu kendi yapan bir şair nasıl olur?

Sorunun yanıtı mı? Belki başka bir soru... Satranç taşları gibi... Kalabalık ama yalnız, mahalleli ama yabancı... Manifestosuz ama kararlı...Başkasında kendisi, kendisinde başkası... Tüm kimliklerini sobaya atmış... Elinden gelse nüfustaki kaydını da sildirecek... Kimliksiz çok kimlikli... Kim demişse ağzına sağlık ‘Ben bir başkasıdır.’

Şiirle düşününce demek böyle oluyor insan... Ha Malatya ha Nazilli... ‘Bir Ay Aldım Diyarbakır’dan Tokat’ta Biri Öldü O Zaman.!

Şiir; ‘düşünce-yaşam birliği’dir aslında... Şiir dili doğrudan gündelik yaşamdan beslenmelidir. Bunu da büyük puntolarla yazın lütfen. Ne geçmiş ne gelecek, ne varsa bugündedir. Ve yerçekimlidir... Evet bir boşluk içinde denge aramak gibi... Umutlarına yön arayan kuşlar gibiyiz.

Yüzünde ‘Kirli Ağustos’lardan kalma ‘otel’lerin tozu. ‘Bir otel katibi’ gibi. ‘Tam alnının altında masmavi iki ateş, iki su, iki deniz.’ Şiir, onda rüzgârın estiği değil, dinlendiği yer. Kendi özel kişiliği, şiirin ardında gizli kaldı hep. Bu yüzden olacak ‘Lirizm’ onun için tanıdık değil. Yakasına hiçbir zaman çiçek takmadı. Çok yakışırdı oysa. Sözgelimi bir gül taksa yakasına; ‘Nasıl gül kokacağız birlikte/Amansız, acımasız kokacağız/Dayanılmaz kokacağız, nefes nefese.’

Esini beklemez, kendi çağırır. O da genellikle yok demez... Denizi ve imgeyi giyinir gelir... Cebinde bi sürü biçim formülleri.

Her şeye gecikilir, şiire gecikilmez... Hayat tek bir mevsimse illaki sonbahardır... ‘Bahar Giremez’ ve ‘Mutluluk Yasaktır...’ Ama aslında hiç birimiz yalnız değiliz. Sonunda sevgi var ya... Ne olur bizi de içine al gerçek... Zaten her birimiz güzelin, çirkinin, iyinin ve kötünün düşsel kahramanları değil miyiz?

Onun ödülü şiirdir yine de; ‘Doğanın bana verdiği bu ödülden, çıldırıp gitmemek için iki insan gibi kaldım, birbiriyle ‘konuşan iki insan’ diyebilen bir güzelliktir. Yatağını iyi bilen bir ırmak gibi... Resmini kendi çizen bir ressam gibi... Renk içinde renk, her rengin başka rengi.’

Güneşi sorar ağacın dallarından... Her sorunun yanıtı başka bir soru. Sevdalar da böyledir. ‘Her sevda başlangıçtır bir yenisine/öteki baş kaldırır, daha bitmeden biri...’ Ve sürüp gider böylece.

Yalnızlığın can kardeşi... Beşinci mevsimin şairi... Edip Cansever... ‘Ne gelir elimizden insan olmaktan başka,’ derdi…”[6]

 

MURATHAN MUNGAN

 

78’li Murathan Mungan…

Farklılığının “nasıl”ını dillendirmeyi Ona, satırlarına bırakalım:

“Gözüm dünyaya erken değdi. O değme iki şey öğretti: Kendi içine bakmayı ve göz önünden geçenleri görmeyi. Söylediklerinizde elbette doğruluk payı var. Bunca yıllık yaşanmışlıklar insanda hiçbir şey değiştirmiyorsa, öfkesi, kızgınlıkları aynı kalıyorsa, ne yaşadın derler. Bunu bir eksiklik ve yorgunluk belirtisi olarak almıyorum. Önemli olan bir miskinliğe, atıl bir pasifsizime dönüşmemesi. İçinizde olgunlaşmanız, berraklaşmanız, sizin gençlik pınarlarınızı kurutmamalı. Tehlikeli olan odur….

Dağ dik durmayı ifade ediyor. Ancak dağ metaforik anlamda benim için yukarı çıkmaktan çok, derinliği ifade ediyor. Dağın kendine has bir dili de var.

Varolma mücadelesi bu. ‘Dağ’da iki parametre var. Biri, dağı söyleyenin, konuşanın dikey çizgisi. Onun içinde ruhani olana aşkınlık; kendini aşma, kendini oldurma, aynı zamanda hakikâtle ilişki kurma, varoluşun temel soruları, çekirdekleri üzerine söyleyebilecekleriniz var. İkincisi ise, yaşadığınız coğrafyanın tarihsel, sosyal dokusunda dağla kurduğunuz ilişkinin tarihi. Birçok şeyin tarihi dağla ilişkili. İsyanlar, dağa çıkan eşkıyalar, dağa çıkan peygamberler.. Dolayısıyla insan zihninin kuşatıcılığına seslenmek istiyorum. Bu, kendi içimdeki olgunlaşmanın da ifadesi…

Bir sürü hatası, günahı, azabıyla 78 kuşağının sancılarını çok çektik ama o dönemin sol ahlâkının bana kattığı hiçbir şeyi inkâr edemem…”

 

BEDRİ RAHMİ EYUBOĞLU

 

“Ah, şu resim dut yemiş bülbül gibi susturmasa beni daha iyi şiirler söyleyebilirim” derdi ‘Dol Karabakır Dol’da ressam ve şair Bedri Rahmi Eyuboğlu

O, resme âşıktı, şiire âşıktı, yaşama âşıktı. Yaşamının her anını, dolu dizgin yaşamaya, soluk soluğa yaşamaya adamıştı. Yaşamı coşkuyla sevmeye, tutkuyla sevmeye adamıştı. “Sevmek bu dünyayı çerden çöpten/ Sevmek bir zerresini ziyan etmeden/ Sevmek dinlenmeden sevmek...”

Renklerle, çizgilerle, sözcüklerle, şiirinde ya da resimlerinde yaptığı, bu sevgiyi ve yaşama sevincini ortaya koymaktı.

Şiirlerini ve düzyazılarını hep bu coşkuyla yazdı. Çok yalın bir dille yazdı. Rengârenk sözcüklerle yazdı.

Halk şiirinin deyişlerinden, türkülerin, masalların, tekerlemelerin özelliklerinden yararlandı. Onları çağdaş bir kucaklayışla, hani neredeyse yüreğine banarak yeniden yarattı.

Bedri Rahmi, şiirindeki gibi, resimlerinde de, Batı’nın teknik ve olanaklarıyla Anadolu kültürünün, halk sanatlarının zenginliğini, duyarlığını bir bireşime ulaştırdı. Anadolu topraklarındaki kültürün sürekliliğini bütüncüllüğünü hepimizin kıldı.

Özetle matematikten bunalan talebe Bedri Rahmi zamanla ona hayran bir sanatçıya dönüşüyorken; Nâzım Hikmet, Bursa tutukevindeyken bir soruya verdiği yanıtta, en umutlu olduğu genç ozanların başında Bedri Rahmi Eyuboğlu’na işaret etmişti...

Daha sonra Moskova’da Haldun Taner’e de söyler bunu... Nedenini de açıklar...

Doğrudan şiiri sevmektedir Nâzım... Söyleyecek sözü olanın eğip bükmeden, dolandırmadan, halkın anlayabileceği gibi söylemesini ister. Nâzım’a göre, Bedri Rahmi Eyuboğlu da böyle yazmaktadır şiirini...

“Seni düşünürken/ Bir çakıl taşı ısınır içimde/ Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar/ Bir gelincik açılır ansızın/ Bir gelincik sinsi sinsi kanar/ Seni düşünürken/ Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır/ Deliler gibi dönmeye başlar…”

“Ağrı yüreğim ağrı/ Ağrımalarını sevsinler/ Çatla yüreğim çatla/ Çatlama nedir/ Duysunlar…” dizelerindeki gibi…

 

SAİT FAİK ABASIYANIK

 

Bilmem bilir misiniz?

Mahmut Temizyürek’in işaret ettiği gibi, “Sait Faik Abasıyanık’ın yalansızlığı, dobralığı yüzünden adı huysuza çıkmış, çevresinde geniş bir ahbap topluluğu oluşmamıştı.”

Kendine özgüydü… Örneğin Orhan Kemal, Sait Faik’e yazdığı mektupta diyor ki: “Kim ne derse desin, sen nevi şahsına münhasır büyük bir Türk hikâyecisisin!”

Kimileri de ‘Lüzumsuz Adam’ derdi ona…

“Nasıl” mı? “Sait Faik’in pek çok kitabının adı onun yaşamıyla özdeşleşmiş gibidir; ‘Lüzumsuz Adam’, zamanla kitap adı olmaktan çıkmış, Sait Faik’in kendine taktığı bir ad gibi algılanmış; hatta bu nedenle ‘Lüzumsuz Adam’ olmadığını anlatan yazılar bile yazılmıştır.” [7]

Evet, farklıydı… Mesela 1968 yılında Sait Faik’le ilgili bir anısında Ömer Faruk Toprak şunları anlatır:

“Sıkıntılı bir sonbahar günüydü galiba. Sirkeci’den Ankara Caddesi’ne doğru yürüyordum. Eski İnkılap Kitabevi’nin köşesinde karşılaştık. Daha doğrusu burun buruna gelmiştik. Vitrinlerdeki kitaplara bakarak yürüdüğüm için onu görememiştim. Öfkeliydi, canı sıkkındı.

‘Merhaba’ma karşılık: ‘Medar-ı Maişet’i topladılar’ dedi. ‘Neden?’ demeye kalmadan: ‘Eski okul arkadaşım (burada bir isim söyledi) bir jurnal yazmış, Emniyet’te söylediler. Kitapta propaganda varmış. Gitti bizim paralar. Satılan kitapların parasını topluyorum.’ Yatıştırıcı sözler söyledim ama, o oralarda değil. ‘Yazmayacağım artık. Emek veriyorsun, yazıyorsun, paranla bastırıyorsun, toplatıp atıyorlar bir kenara. Yazmayacağım.’

Beraberce öbür kitabevlerinden de hesabı aldık. Döndük Yokuş Kitabevi’ne. Hesap kitap. Ankara Caddesi’ndeki kitapçılarda Medar-ı Maişet Motoru, doksan dokuz adet satılmış. Sait tekrar: ‘Gitti bizim paralar’ diyor. O andaki yüzünü unutamam. Bu olaydan sonra galiba uzun süre sustu. Kaçtı yazı yazmaktan. Rastladıkça küllenmeye başlayan öfkesini seyrediyordum.’

Sait Faik’in ‘Medar-ı Maişet Motoru’ olsun, diğer kitapları olsun, siyasi içerikli sayılmaz. İnsan öyküleri vardır onun eserlerinde. Azınlıklar, balıkçılar önemli bir yer tutar. Ömer Faruk’un sözünü ettiği tarih 1944 yılı. Ondan bir süre önce de yine Sait Faik’in Şahmerdan kitabındaki ‘Çelme’ öyküsü nedeniyle bir dava açılmıştı. Bu davalar 1952 yılına kadar sürer ve beraatla sonuçlanır.

Ancak Sait Faik bu davalara ve toplatmalara kırılır, Burgazada’ya çekilir. Onun melankolik yazılarında, içe kapanık ruh hâlinde bu toplatmaların, davaların ne kadar rol oynadığını bilemesek de, yaraladığı bir gerçektir.”[8]

 

CEMAL SÜREYA

 

“…‘Küçük insanlar’ın büyük şiiri”ni[9] yazardı…

Ceyhun Atuf Kansu için, “Soylu duyarlılığın şairi”ydi…

O da, “Ben hangi şehirdeysem/ yalnızlığın başkenti orası,” derdi dizelerinde..

Hasılı O; Cemal Süreya’ydı…

“Cemal Süreya şiirinin derinliklerinde insanlığın o erişilmez, değişilmez özelliği vardı: Tutku…”[10]

Ona ilişkin olarak “Cemal Süreya gibi yoğun yaşayan kaç ozan var?” sorusu ardından ekler Mustafa Şerif Onaran: “Her ilişkiyi şiiri için kullanmak, giriştiği her işi edebiyata dönüştürmek, ancak Cemal Süreya gibi tam edebiyat insanına özgü bir yaşama biçimi olmalı…”[11]

Bu duyarlılıklarıyla “1990 yılının 9 Ocak’ında - karlı bir günde yitirdiğimiz Cemal Süreya son şiirinde ‘üstü kalsın’ diyordu.

‘Ölüyorum tanrım,/ bu da oldu işte,/

Her ölüm erken ölümdür,/ biliyorum tanrım./

Ama, ayrıca aldığın bu hayat,/ fena değildir.../

Üstü kalsın...’

Bozkırdan denize, Dersim’den Bilecik’e bir sürgün ‘Göçebe’si... Yıl 1938. ‘Ben bir yük vagonunda açtım gözlerimi’ dizesi, gözlerini şiire açmasını da içeriyordu. Göçebelikten hiçbir zaman kurtulmak istemedi. Maliye müfettişliğindeki görevi bu gezginliği de pekiştirdi. Yirmi altı yılda, yirmi sekiz ev değiştirdi.

Maliye ve iktisat mezunuydu ama ‘Kız kulesi’nin düş getiren pay senetleri’nden başka, şiir de dahil hiçbir şeyden rant beklemedi. Hem doğulu, hem batılıydı... Kullandığı Osman Mazlum ve Charles Suarez mahlasları gibi. Fransızca’nın yanında eski yazıyı da bilirdi. Üç anayasa arasında büyüse de onun için ‘şiir, anayasaya aykırı’ydı.

Humor’u, ironi’yi ve erotizm’i çok sevdi... Ayrıca tarih eksik olmadı şiirlerinde;

‘Hangi taraftan esse rüzgâr/ Zonklatır, sonra ortaya çıkarır/ Kayalara sıkışmış bir tarihi,/ Bir isyanı, bir dostluğu, bir yenilgiyi.’

Borç öder gibi yazdı şiirlerini... Yazdıkça açıldı yaraları, zaten yazdığı şiir, yaralı (ve yararlı) bir şiirdi... Alçaktan uçan ‘Üvercinka’, avcılardan değil, arkadaşlarından korktuğu için... Hüznün de ustasıdır bu yüzden;

‘Bilinir ne usta olduğum işlenmek zanaatında,

Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını.’

Yağmuru da sevmiştir... Belki de bu yüzden yanında hiç şemsiye gezdirmedi... Öğrenemediği tek şey; ‘Aşklar da bakım istiyor öğrenemedim gitti.’ Anlamadığı çok şey vardı gerçi, onlardan biri de; ‘şuara suresinde şair lanetlenirken, neden Osmanlı Padişahları şiir yazmıştır? Üstelik çoğu aynı zamanda halifeydi.’ Şaştığı şeylere bir başka örnek, ‘Kısa Türkiye Tarihi’ şiirinden; ‘Kahvede subay yok, bu nasıl iştir.’

Az yazan bir şairdir Cemal Süreya. Ama bir şair için bundan daha önemli bir niteliği de vardı...Az, belki de hiç fire vermemiş bir şairdir o. Zaman ‘Üvercinka’dan, Göçebe’den pek az şey yontabilmiştir.’ (Mehmet H. Doğan.)

Doludizgin yaşadı, ‘Sıcak Nal’ hiç soğumadı.

‘Ben atımı böyle sürüyorum ya

Yetişmek için mi bilmem kaçmak için mi?’

Bir soruşturmaya verdiği yanıtta yalın sıcaklığını yeterince duyumsatıyor bize; ‘Herhangi bir günümü anlatsam, beni tam göstermez bu. Günüm günüme uymuyor. Yirmi dört saatimi değil de, haftamı nasıl geçirdiğimi sorsaydınız daha düzenli bir şey ortaya çıkabilirdi.’

‘Yoksulluk’, parasızlıksa ‘yoksul’du... Öyle ki arkadaşıyla girdiği bir iddiayı kaybettiği için bedel olarak ‘Süreyya’ olan soyadındaki bir ‘y’yi sildi. ‘Bundan sonra soyadım tek ‘y’li olacak’ dedi... Ve ömrü billah böyle yazıldı... Böyle bilindi.

Sabit Kemal Bayıldıran, ‘Elma yiyişi bile günah. Dar gelirli, bol giderli. Develeri dört hörgüçlü. Acayip bir devlet memuru.’ Her şeyi, tersinden de olsa doğru okur. Edebiyatın romantiği. Devletin masasına gizlice şiir sokar, ama yakalanmaz. ‘Vakit var daha’ dedi, vakti yetmedi. ‘Kefeninin cebinde şiir vardı’ diyor onun için.

Evet... Bu kısa ömrüne yine de çok şey sığdırdı. Şiirin üstüne kuma bile getirdi... Düzyazıya da bulaştı yani... Ama temkinli, düzeyli, hep şiirsel, birikimli.

Yazgısı şiirdi onun. ‘Gömmeden önce biraz gezdirin beni’ demesi, belki birkaç dize daha düşürür, bir şiir yazarım diyedir herhâlde.

Bulunduğu yere şiirinin hakkıyla geldi. Zamanla ve hayatla göğüs-göğüse çarpıştı... Erken ölümü büyük ihtimal bu yüzden, ‘bölücü’, ‘yıkıcı’ aşklar yüzündendi... O; ‘yurdumsun ey uçurum’ diyendi…”[12]

 

ORHAN VELİ KANIK

 

O bir sokak kedisiydi:

“Uyuşamayız, yollarımız ayrı;/ sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;/ senin yiyeceğin, kalaylı kapta;/ benimki aslan ağzında;/ sen aşk rüyası görürsün, ben kemik./ Ama seninki de kolay değil, kardeşim;/ kolay değil hani,/ böyle kuyruk sallamak tanrının günü,” derdi ‘Kuyruklu Şiir’inde…

O aşıktı:

“Bütün güzel kadınlar zannettiler ki/ Aşk üstüne yazdığım her şiir/ Kendileri için yazılmıştır./ Bense daima üzüntüsünü çektim/ Onları iş olsun diye yazdığımı/ Bilmenin,” derdi “İş Olsun Diye”de…

O yalnızdı:

“Bilmezler yalnız yaşamayanlar,/ Nasıl korku verir sessizlik insana;/ İnsan nasıl konuşur kendisiyle;/ Nasıl koşar aynalara,/ Bir cana hasret,/ Bilmezler,” derdi ‘Yalnızlık Şiiri’nde…

Ve nihayet “dalgasını geçen”di O:

“Açlıktan bahsediyorsun;/ Demek ki sen komünistsin./ Demek ki bütün binaları yakan sensin./ İstanbul’dakiler sen./ Ankara’dakiler sen…/ Sen ne domuzsun, sen!” derdi ‘Cevap’da…

O Orhan Veli’ydi…

Veli Kanık’ın oğlu Orhan Veli, sokak kedilerinin, İstanbul şehrinin, Ankara taşrasının şairidir. 1914 yılında doğan, dağdağalı bir tarih diliminin içinde büyüyen, faşistlerin yenilgiyi tattıkları ve insanlığın bir kurtuluş umuduna doğru hevesle yüzünü döndüğü 1950 yılında ölendir. İstanbul’da Rumelihisarı’nda bir taşın üstüne oturup denize karşı şiirler söylemiştir. Derdi hep insanlar, insanların oturduğu şehirlerdir. Onun şiirlerinde yoksul insanların, onları sarıp sarmalayan şehrin hikâyeleri vardır. Yazdıklarında insan hayatlarının izleri değil, insanın kendisi bulunur. Neşesi de hüznü de, çeketi eskimiş, pantolonu buruşuk adamların, sobası yanan, sedirlerine temiz örtüler serilmiş küçük bir ev, ilerde bir gün küçük bir araba hayali kuran kadınların neşesi ve hüznüdür.

Orhan Veli’nin şiirinde kimi zaman küçük acıların resmedildiği sanısına kapılanlar yanılırlar. “Süleyman Efendi’nin nasırı” insanın çektiklerinin soyutlanmış şiiridir. “Kitabe-i seng-i mezar” insanın hâlidir.

Ama bütün bunlara aldanıp, onu yorgunluğun, sinmişliğin teslimiyetin şairi diye damgalamaya kalkışmayın sakın. Orhan Veli isyanın şairidir. İsyanın, kurtuluşun, hürriyetin nasıl bir şey olduğunu anlatabilmek için en güzel kelimeleri seçer, en güzel bir biçimde kurgular, yan yana getirir onları. “Gün doğmadan / Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola / Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında / içinde iş görmenin saadeti / gideceksin” der.

Onun isyancılığı pek çoklarında olduğu gibi yalnızca şiirlerinde bir laf ü güzaf’tan ibaret değildir. Askerliğinden sonra girdiği Tercüme Bürosu’unda Hasan Ali Yücel’den sonra bakanlığa Reşat Şemsettin Sirer’in atanması üzerine bakanlıkta esen antidemokratik havadan rahatsız olduğunu söyleyerek çekip gitmiş ve arkalı önlü bir yapraktan ibaret Yaprak dergisini yayınlamaya koyulmuştur.

O Türkiye şairlerinin en önemlilerindendir. Türkiye’nin yine en büyük şairlerinden Oktay Rifat’ın Melih Cevdet’in arkadaşıdır. Türkiye’de toplumcu gerçekçi akımın öncüleri ve sürdürücüleri olan üçlü, hapisteki şairi “Nâzım ağabey’i” sessizliğe hapsetmiş düzenin kabuklarını kırmak için büyük çaba gösterdiler. Sonunda kırdılar da. Edebiyat dünyası silkinip kendine geldi. Her ne kadar şimdilerde yeniden kendini yitirmenin, sisin pusun içinde kaybolup gitmenin eşiğine gelmişse de o günlerin izleri öylesine sağlamdır ki, umudumuzu hâlâ korumayı başarıyoruz. İşte Orhan Veli o günlerin dirençli üçlüsünün insana dokunup geçen, geçerken yüzünüze derin bir şekilde, ama sezdirmeden bakanıdır.

Üçlünün en erken öleni Orhan Veli oldu. Onun yazacakları çoktu ve pek erken bir yaşta ve pek talihsiz bir şekilde aramızdan ayrıldı. Onunla birlikte pek çok şiiri de yitirmiş sayılmalıyız. Varsayın ki, yazdığı defterler tavan arasında unutulmuştur. Şairaneliği terk eden ve gerçeklere, insanlara dönen, onların küçük hikâyelerinden büyük hikâyelerine giden yolu bize gösteren şair odur.

Orhan Veli’nin en büyük özelliği şiirlerinin kahramanlarının halktan insanlar olmaları ve kendi dilleriyle, kendi hâlleriyle şiire girmeleri olmuştur. Şair büyük bir edayla onlar adına konuşmamaktadır. Doğrudan onları konuşturmayı yeğlemiş, kendisi de onlardan biri olmayı başarmıştır.

Orhan Veli’nin kimi zaman küçümsenmesinin nedeni de budur. Küçümseyenler karmaşık bir şiir dilini kurarken bile ondan esinlendiklerini kendilerine itiraf edememişlerdir. “Garip şiiri”ni daha sonraki dönemin şiirlerinin öncüsü saymak yerine, sonrakini ondan bir kopuş olarak görenler yalnızca “Kapalıçarşı” şiirini okusalar bile, Kapalıçarşı’nın nasıl kapalı bir kutu olduğunu insanın kapalı kutu dünyasına girebilmek, sığabilmek için neyin gerektiğini anladıklarında yanıldıklarını da anlayacaklardı.

Ve geçerken bir not daha: Orhan Veli’nin ‘Garip’ hareketinin öncülüğünü üstlendiği yıllarda, Türkiye’de geniş okur kitlesinin şiirsel alışkanlığını Yahya Kemal’in merkezinde durduğu bir anlayış belirlemekteydi.

Nâzım Hikmet bir kırılma yaratmıştı kuşkusuz, ama sınırlı bir çevre etkilenmişti ondan, kalıcı etkisi çok sonra ortaya çıkacaktı.’Garip’ hareketi, buna karşılık, ani ve yaygın biçimde topluma nüfuz etmişti.

Çağdaş Türk şiirinin serüveninde, bir o kadar da Dünya şiiri ölçeğinde, genç bir şairin (Orhan Veli, ‘Garip’ kitabını yayımladığında 27, öldüğünde 36 yaşındaydı) içinde yaşadığı ülkenin insanlarını böylesine hızla etkilediği sık görülmüş olay değildi.

 

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

 

Yazılarından “İmbat Serinliği” olan Halikarnas Balıkçısı, Cevat Şakir Kabaağaçlı’ya gelince…

Kategori: Temel Demirer | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı