
FARKLIYDILAR![*]
TEMEL DEMİRER
“Her tohumda
bir tutku gizlidir.”[1]
Kapitalizmin insan(lık)ı nesneleştirerek, sürüleştirdiği; onun özneliğine kastettiği bir kesitte insan olmak ve insan kalabilmek, çeşitlilik içinde birliği zedelemeyen, farklılığa dayalı bir çoğulculukla mümkündür.
Kapitalist vahşetin, yabancılaştırıcı/ çürüten müdahalesiyle insan(sızlık) kırımını yaşama geçirdiği evrede, insan(lık)ın yeniden kazanılmasında, farklılığıyla “olağan” cinnete meydan okuyan devrimci sanatın/ sanatçıların yeniden anımsanması, anımsatılması gerekiyor.
Tıpkı halkın davası uğruna, “şanı şöhreti” elinin tersiyle itip, “Çirkin Kral” tahtından inen Yılmaz Güney gibi…
Veya Ece Ayhan… O, “Haklılığın İnadı” olarak anılan bir farklılık, bir boyun eğmezlikti…
Ya da “Bahar İsyancıdır” gerçeğiyle bütünleşen TİP’li Onat Kutlar…
Onat dedik: “Para, ün ve iktidar hırsının gözleri bürüdüğü, ortaçağ karanlığının her gün biraz daha koyulaştığı, gerçeğin mafya liderlerinden sorulduğu, hapishanede yazarların, bilim insanlarının çürütüldüğü, devletin ve halkın iliklerine kadar soyulduğu, soygunun soyana kâr kaldığı, goygoycuların minareye kılıf hazırladığı, eğitimin ve yönetimin şeriatçılara teslim edildiği, politikacıların çoğunun iktidar labirentlerinde kaybolduğu ya da çıkar peşine düştüğü, erdemin, dürüstlüğün, onurun unutulduğu bu şiddet, bu soygun ve ikiyüzlülük toplumunda, birçok kişi, tıpkı benim gibi, herkesin ‘şıkıdım şıkıdım’ oynamadığının farkındaydı…
“Ama acaba reklam rekabeti, ün ve çıkar hırsı ile gözleri kararmış olanlar yeterince farkında mı olanların?” diye soruyordu Onat...
Sonra da, “İyi bir terzinin diktiği giysi, kusursuz biçimde yalnızca bir kişiye uyar; bir yağmurluk, iki ya da üç kişiye. Ben de böyleyim işte: şiirlerim bir duruma uyabilir (to fit), belki de iki üçüne... Benzetme küçültücü gelebilir; bense tersine doğru ve teselli edici buluyorum onu. Herkese göre değildir benim şiirlerim, birkaç kişiye göredir. Az şey değildir bu da. Has şiir olduklarının kanıtıdır,” diyen İskenderiyeli Ozan Konstantinos Kavafis…
Ardından, Gamze Akdemir’in, “Şiiri sevdası, öyle ki resimden çok daha fazla, hatta en özeli. Gözü kör değil şiirinin, ne cingöz kör, ne saftorik mutlu demem de bundan.
Hayata restine gelince, biz sanatını takip edenler, seni senden daha yalın, daha objektif görebilenler adına, iyi ki çektin/çekiyorsun o restleri diyorum işte. İnsanların daha az ıstırap çektiği bir dünyayı, daha suçsuz bir dünyayı özlüyor hepimiz gibi. Bütün bu duygular şiirine de etkiyor, resmine de. Dediği gibi ‘bir balmumu gibi bütün izleri alıyoruz’…” diye betimlediği, “Resim Bitti, Şiir Bitti, Hayat Bitti!” denkleminin Komet’i…
Tam da böylesi bir itirazın sorgulamasıdır; farklı olmak ve kalmak…
CAN YÜCEL
“Özgeçmişim”deki dizelerde “Ben ömrümce muhalif yaşadım/ Devletçe de menfi bir TİP sayıldım/ Onun için kan grubum/ RH NEGATİF” diye haykıran çarpıcı Can Baba gibi...
“Başka türlü birşey benim istediğim,/ Ne ağaca benzer ne de buluta benzer;/ Burası gibi değil gideceğim memleket,/ Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava;/ Nerde gördüklerim, nerde o beklediğim kız/ Rengi başka, tadı başka,” derdi O…
Ve şiir Onun için şu haykırışındaki gerçekti: “Şair!
Sen hayatında, şiirin öfke olduğunu düşündün mü hiç?
Şiirin ne olduğu sorulurken kırk türlü yanıt verilmiş. Belki de bunların büyük yüzdesi cük düşmüş olmasına karşın ben şunu savlayacağım: Şiir bir öfkedir!
Öfke yürütüldüğü an, aslında gerilladır (ve gerilla da tek başına yapılmıştır ve şiir dediğiniz tek başına yürütülmüş bir öfke, bir gerilladır) Garibaldi gibi yere serilip, yerden kalkınır. Sinan gibi yere düşer. İsa’ya benzer Deniz gibi. Göğe akar.
Şiir büyük bir kaldıraçtır...
Daha doğrusu bir kriko...
Kendi elinlen, daha doğrusu kendi zekerinnen kendi kendini kaldırırsın. Göğe doğru değil, yine bu memleketin toprağına.
Çünkü bütün şairler eski bir tabirle kaybolurlar. Ama kaybolmazlar kendi topraklarında. Yaşasın toprak...”
Böylesine bir şiirin şairiydi Can Yücel… Yani “Yücel’in yazdığı hep ‘çıplak’ bir şiir olmuştur”![2]
Aydın Çubukçu’nun ifadesiyle, “Hep bir emekçi gibi yaşadı. Ona bakarak, sorardım: Günümüzün bakan oğullarından hangisi, yaşlılığında yoksulluk sınırında yaşayacak acaba? Bir evi vardı ve güçlükle almıştı. Şiirinden, yazılarından para kazanıyordu ve bu onun en büyük övüncüydü…”[3]
Bir gün “1999 Ağustos’unda yetmiş küsur yaşlarında bir çocuk gibi öldü... ‘Sevgi Duvar’ını aşmış, yeni dağılmış bir okul gibiydi gözleri. Gözlerin dili vardır, imgesi, duygusu, heyecanı, düşüncesi, mizahı, alayı ve öfkesi vardır... Başkaldırısı, eleştirisi, özlemi ve öznesi vardır. Öfke ve sevgi birer demirbaştır onun şiirlerinde... Aldanışın, kurallara körü körüne boyun eğmenin, sömürülmenin karşısındadır. Karşı duran kahramanlarını da sever, onlara şiirler adar... Deniz Gezmiş’e yazdığı ‘Mare Nostrum’ şarkılara söz olur:
‘En uzun koşuysa elbet Türkiye’de devrim/ O, onun en güzel yüz metresini koştu/ En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak/ En hızlısıydı hepimizin,/ En önce göğüsledi ipi.../ Acıyorsam sana anam avradım olsun/ Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!’
1940’da şiire başlamasına karşın asıl ününü 1970’lerde yayınlanan siyasal şiiriyle kazandı. Dili kullanmadaki ustalığı ve keskin yergi gücüyle şiirde benzersiz bir kimlik oluşturdu. ‘Umudu olmayan adam şiir yazamaz, şiir bir umudun olduğunun başlıca kanıtıdır geleceğe insanlığa. Beraber yaşamaya umudu olmayan adam zaten şiir yazmakta hayır görmez’ diyordu. Onun için umudun yitirildiğini gördüğü yerlerde ‘acılı mizah’ dediği dili kullandı. Şiirin kişiliğiyle bu denli örtüşen şair sayısı çok azdır. Yazdığı gibi yaşadı, yaşadığı gibi yazdı...
Ve ‘Düştüğüm yer öyle açık, öyle seçik ki/ Başucumda bir sen varsın bir de evren/ Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi/ Yalnızlığım benim çoğul türkülerim/ Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi...’ dedi,”[4] farklılığını en iyi anlatan ve sergileyen “Sevgi Duvarı”nda:
“sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa/ kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi/ dilimizde akşamdan kalma bir küfür/ salonlar piyasalar sanat sevicileri/ derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni/ yakanda bir amonyak çiçeği/ yalnızlığım benim sidikli kontesim/ ne kadar rezil olursak o kadar iyi/
kumkapı meyhanelerine dadandık/ önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi/ arkamızda görevliler ekipler hızır paşalar/ sabahları açıklarda bulurlardı leşimi/ öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri/ çöpçülerin elleriyle okşardın beni/ yalnızlığım benim süpürge saçlım/ ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi/
baktım gökte bir kırmızı bir uçak/ bol çelik bol yıldız bol insan/ bir gece sevgi duvarını aştık/ düştüğüm yer öyle açık seçik ki/ başucumda bir sen varsın bir de evren/ saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi/ yalnızlığım benim çoğul türkülerim/ ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi…”
EDİP CANSEVER
Kazancakis’in ifadesiyle, “Ölüme alacağı hiçbir şey bırakmamak” için elinden geleni ardına koymayan Edip Cansever de sözünü ettiğimiz farklılık insanlarındandı...
‘İlkyaz Şikâyetçileri’nde, “Ah, acısız boğulabilir insan”; ‘Mendilimde Kan Sesleri’nde de “Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar/ Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar” duyarlılığının insanı olan Edip Cansever; “Şiirin güç anlaşılırlığı kolay anlaşılırlığından sonra gelmelidir. İlk okuyuşlar çoğu kez yanıltıcıdır. Şiirin gizilgücü kendini çok geç ele verir de ondan. Demek oluyor ki derece derece bir yükseltiye ulaşmamız, böylelikle şiirin gerçek değerine en yakın yerde durmamız söz konusu olabilir ancak. Yoksa kolay anladığımızı sandığımız şiirlerden, giderek pek bir şey anlamadığımızı anlamak kalır geriye,” derdi…
“Edip Cansever şiirinin temel sorunsalı, bir çığlık hâlinde bizi sarsalayan bu yaşama algısı, bu insani paradoks, bu çaresiz seçimdir. Ondaki yaratıcı, yıkıcı ve kurucu gücün çıkış noktası, dünyadaki her şeyi bir uzaklığa yerleştiren, bir hayıf duygusuna dönüştüren, bir çeşit yabancılaştıran ve ancak bu şekilde sevme imkânı bulan bir mutsuzluk bilincidir. O, Cioran’ın dediği gibi ‘sağlıkta değil, hastalıkta yaşama belirtisi olduğunu’ çoktan bilir. (Çürümenin Kitabı) Ve yine çoktan bilir, bilmekten de öte yaşar ki, herkesin mutluluk dediği ‘alışılmış bir kötümserlikti’r. (Kirli Ağustos) Çok daha önce, Tragedyalar’da şöyle seslenecektir bize: ‘Bu dünyada ağrı var/ Ağrıdır unutulmak, korkular/ Çaresizlik bir ağrı/ Ve göğün sürüleri bu ağrıdan kopmuşlar/ Yeryüzü bundan böyle dağınık.’ (Tragedyalar)”[5]
“Onu 1986 yılının 28 Mayıs’ında kaybettik. Kaynaklar, 8 Ağustos 1928’de İstanbul’da doğduğunu yazıyor. Oysa şiiri, daha doğrusu ‘Şairin Seyir Defteri’ onun ‘Oteller Kenti’nde, bir ‘Kirli Ağustos’ta Umutsuzlar Parkı’nda dünyaya gözlerini açtığını söylüyor. Kumral saçlı, sıska bir çocuk: Adı Edip Cansever...
Yaz günleri gösteri düzenleyen cambazlar, palyaçolar... Erik hırsızlıkları... Yağmurlu havalarda sinema kapıları... Nigar Hanım ve kedileri... Sonra denizler çağırdı onu... Sonra askerlik yılları, kitapsız, şiirsiz yıllar... Sonra uzun bir süre bir ağır çekimde seyrediyor kendini. Balıkpazarı, Asmalımescit... Kumkapı’da Yorgo, Sarayburnu’nda Agop...
Şiir ve hüzün baş duyguydu. İçkiler ne çabuk da biterdi. ‘O zamanlar karaciğer sözcüğü sözlüklerde yoktu.’Değişim ve yeniliktir aslolan, bu yüzden alışkanlıklar şiire zarar. Bireyin varlık sorunuyla, sanatçının sanat yapma dürtüsü, sanatın dışavurumundaki özde buluşur. Bu öz kendi varolma biçimini ararken, kendini bir yolculuğun içinde bulur. Yolculuk biraz da ‘öteki’ni bilmektir, öteki kişiyi, öteki zamanı veya öteki her şeyi... Hatta hep ötekileşmek...
Son durağı yok bu otobüsün... Daha yolun başında haritadan silinmiş menzil... Ama notlar alınacak özgül mola yerleri çoktur. Bu zihinsel yolculuklar dünyayı algılamayı da güçlendirir... Şiirin şiirle de savaşı vardır...
Toplum içinde kanayan bireyin yarasını göstermekte yarar var... Hayatın içinden... Kendi hayatından gibi görünse de, kim okursa, onu kendi yapan bir şair nasıl olur?
Sorunun yanıtı mı? Belki başka bir soru... Satranç taşları gibi... Kalabalık ama yalnız, mahalleli ama yabancı... Manifestosuz ama kararlı...Başkasında kendisi, kendisinde başkası... Tüm kimliklerini sobaya atmış... Elinden gelse nüfustaki kaydını da sildirecek... Kimliksiz çok kimlikli... Kim demişse ağzına sağlık ‘Ben bir başkasıdır.’
Şiirle düşününce demek böyle oluyor insan... Ha Malatya ha Nazilli... ‘Bir Ay Aldım Diyarbakır’dan Tokat’ta Biri Öldü O Zaman.!
Şiir; ‘düşünce-yaşam birliği’dir aslında... Şiir dili doğrudan gündelik yaşamdan beslenmelidir. Bunu da büyük puntolarla yazın lütfen. Ne geçmiş ne gelecek, ne varsa bugündedir. Ve yerçekimlidir... Evet bir boşluk içinde denge aramak gibi... Umutlarına yön arayan kuşlar gibiyiz.
Yüzünde ‘Kirli Ağustos’lardan kalma ‘otel’lerin tozu. ‘Bir otel katibi’ gibi. ‘Tam alnının altında masmavi iki ateş, iki su, iki deniz.’ Şiir, onda rüzgârın estiği değil, dinlendiği yer. Kendi özel kişiliği, şiirin ardında gizli kaldı hep. Bu yüzden olacak ‘Lirizm’ onun için tanıdık değil. Yakasına hiçbir zaman çiçek takmadı. Çok yakışırdı oysa. Sözgelimi bir gül taksa yakasına; ‘Nasıl gül kokacağız birlikte/Amansız, acımasız kokacağız/Dayanılmaz kokacağız, nefes nefese.’
Esini beklemez, kendi çağırır. O da genellikle yok demez... Denizi ve imgeyi giyinir gelir... Cebinde bi sürü biçim formülleri.
Her şeye gecikilir, şiire gecikilmez... Hayat tek bir mevsimse illaki sonbahardır... ‘Bahar Giremez’ ve ‘Mutluluk Yasaktır...’ Ama aslında hiç birimiz yalnız değiliz. Sonunda sevgi var ya... Ne olur bizi de içine al gerçek... Zaten her birimiz güzelin, çirkinin, iyinin ve kötünün düşsel kahramanları değil miyiz?
Onun ödülü şiirdir yine de; ‘Doğanın bana verdiği bu ödülden, çıldırıp gitmemek için iki insan gibi kaldım, birbiriyle ‘konuşan iki insan’ diyebilen bir güzelliktir. Yatağını iyi bilen bir ırmak gibi... Resmini kendi çizen bir ressam gibi... Renk içinde renk, her rengin başka rengi.’
Güneşi sorar ağacın dallarından... Her sorunun yanıtı başka bir soru. Sevdalar da böyledir. ‘Her sevda başlangıçtır bir yenisine/öteki baş kaldırır, daha bitmeden biri...’ Ve sürüp gider böylece.
Yalnızlığın can kardeşi... Beşinci mevsimin şairi... Edip Cansever... ‘Ne gelir elimizden insan olmaktan başka,’ derdi…”[6]
MURATHAN MUNGAN
78’li Murathan Mungan…
Farklılığının “nasıl”ını dillendirmeyi Ona, satırlarına bırakalım:
“Gözüm dünyaya erken değdi. O değme iki şey öğretti: Kendi içine bakmayı ve göz önünden geçenleri görmeyi. Söylediklerinizde elbette doğruluk payı var. Bunca yıllık yaşanmışlıklar insanda hiçbir şey değiştirmiyorsa, öfkesi, kızgınlıkları aynı kalıyorsa, ne yaşadın derler. Bunu bir eksiklik ve yorgunluk belirtisi olarak almıyorum. Önemli olan bir miskinliğe, atıl bir pasifsizime dönüşmemesi. İçinizde olgunlaşmanız, berraklaşmanız, sizin gençlik pınarlarınızı kurutmamalı. Tehlikeli olan odur….
Dağ dik durmayı ifade ediyor. Ancak dağ metaforik anlamda benim için yukarı çıkmaktan çok, derinliği ifade ediyor. Dağın kendine has bir dili de var.
Varolma mücadelesi bu. ‘Dağ’da iki parametre var. Biri, dağı söyleyenin, konuşanın dikey çizgisi. Onun içinde ruhani olana aşkınlık; kendini aşma, kendini oldurma, aynı zamanda hakikâtle ilişki kurma, varoluşun temel soruları, çekirdekleri üzerine söyleyebilecekleriniz var. İkincisi ise, yaşadığınız coğrafyanın tarihsel, sosyal dokusunda dağla kurduğunuz ilişkinin tarihi. Birçok şeyin tarihi dağla ilişkili. İsyanlar, dağa çıkan eşkıyalar, dağa çıkan peygamberler.. Dolayısıyla insan zihninin kuşatıcılığına seslenmek istiyorum. Bu, kendi içimdeki olgunlaşmanın da ifadesi…
Bir sürü hatası, günahı, azabıyla 78 kuşağının sancılarını çok çektik ama o dönemin sol ahlâkının bana kattığı hiçbir şeyi inkâr edemem…”
BEDRİ RAHMİ EYUBOĞLU
“Ah, şu resim dut yemiş bülbül gibi susturmasa beni daha iyi şiirler söyleyebilirim” derdi ‘Dol Karabakır Dol’da ressam ve şair Bedri Rahmi Eyuboğlu
O, resme âşıktı, şiire âşıktı, yaşama âşıktı. Yaşamının her anını, dolu dizgin yaşamaya, soluk soluğa yaşamaya adamıştı. Yaşamı coşkuyla sevmeye, tutkuyla sevmeye adamıştı. “Sevmek bu dünyayı çerden çöpten/ Sevmek bir zerresini ziyan etmeden/ Sevmek dinlenmeden sevmek...”
Renklerle, çizgilerle, sözcüklerle, şiirinde ya da resimlerinde yaptığı, bu sevgiyi ve yaşama sevincini ortaya koymaktı.
Şiirlerini ve düzyazılarını hep bu coşkuyla yazdı. Çok yalın bir dille yazdı. Rengârenk sözcüklerle yazdı.
Halk şiirinin deyişlerinden, türkülerin, masalların, tekerlemelerin özelliklerinden yararlandı. Onları çağdaş bir kucaklayışla, hani neredeyse yüreğine banarak yeniden yarattı.
Bedri Rahmi, şiirindeki gibi, resimlerinde de, Batı’nın teknik ve olanaklarıyla Anadolu kültürünün, halk sanatlarının zenginliğini, duyarlığını bir bireşime ulaştırdı. Anadolu topraklarındaki kültürün sürekliliğini bütüncüllüğünü hepimizin kıldı.
Özetle matematikten bunalan talebe Bedri Rahmi zamanla ona hayran bir sanatçıya dönüşüyorken; Nâzım Hikmet, Bursa tutukevindeyken bir soruya verdiği yanıtta, en umutlu olduğu genç ozanların başında Bedri Rahmi Eyuboğlu’na işaret etmişti...
Daha sonra Moskova’da Haldun Taner’e de söyler bunu... Nedenini de açıklar...
Doğrudan şiiri sevmektedir Nâzım... Söyleyecek sözü olanın eğip bükmeden, dolandırmadan, halkın anlayabileceği gibi söylemesini ister. Nâzım’a göre, Bedri Rahmi Eyuboğlu da böyle yazmaktadır şiirini...
“Seni düşünürken/ Bir çakıl taşı ısınır içimde/ Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar/ Bir gelincik açılır ansızın/ Bir gelincik sinsi sinsi kanar/ Seni düşünürken/ Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır/ Deliler gibi dönmeye başlar…”
“Ağrı yüreğim ağrı/ Ağrımalarını sevsinler/ Çatla yüreğim çatla/ Çatlama nedir/ Duysunlar…” dizelerindeki gibi…
SAİT FAİK ABASIYANIK
Bilmem bilir misiniz?
Mahmut Temizyürek’in işaret ettiği gibi, “Sait Faik Abasıyanık’ın yalansızlığı, dobralığı yüzünden adı huysuza çıkmış, çevresinde geniş bir ahbap topluluğu oluşmamıştı.”
Kendine özgüydü… Örneğin Orhan Kemal, Sait Faik’e yazdığı mektupta diyor ki: “Kim ne derse desin, sen nevi şahsına münhasır büyük bir Türk hikâyecisisin!”
Kimileri de ‘Lüzumsuz Adam’ derdi ona…
“Nasıl” mı? “Sait Faik’in pek çok kitabının adı onun yaşamıyla özdeşleşmiş gibidir; ‘Lüzumsuz Adam’, zamanla kitap adı olmaktan çıkmış, Sait Faik’in kendine taktığı bir ad gibi algılanmış; hatta bu nedenle ‘Lüzumsuz Adam’ olmadığını anlatan yazılar bile yazılmıştır.” [7]
Evet, farklıydı… Mesela 1968 yılında Sait Faik’le ilgili bir anısında Ömer Faruk Toprak şunları anlatır:
“Sıkıntılı bir sonbahar günüydü galiba. Sirkeci’den Ankara Caddesi’ne doğru yürüyordum. Eski İnkılap Kitabevi’nin köşesinde karşılaştık. Daha doğrusu burun buruna gelmiştik. Vitrinlerdeki kitaplara bakarak yürüdüğüm için onu görememiştim. Öfkeliydi, canı sıkkındı.
‘Merhaba’ma karşılık: ‘Medar-ı Maişet’i topladılar’ dedi. ‘Neden?’ demeye kalmadan: ‘Eski okul arkadaşım (burada bir isim söyledi) bir jurnal yazmış, Emniyet’te söylediler. Kitapta propaganda varmış. Gitti bizim paralar. Satılan kitapların parasını topluyorum.’ Yatıştırıcı sözler söyledim ama, o oralarda değil. ‘Yazmayacağım artık. Emek veriyorsun, yazıyorsun, paranla bastırıyorsun, toplatıp atıyorlar bir kenara. Yazmayacağım.’
Beraberce öbür kitabevlerinden de hesabı aldık. Döndük Yokuş Kitabevi’ne. Hesap kitap. Ankara Caddesi’ndeki kitapçılarda Medar-ı Maişet Motoru, doksan dokuz adet satılmış. Sait tekrar: ‘Gitti bizim paralar’ diyor. O andaki yüzünü unutamam. Bu olaydan sonra galiba uzun süre sustu. Kaçtı yazı yazmaktan. Rastladıkça küllenmeye başlayan öfkesini seyrediyordum.’
Sait Faik’in ‘Medar-ı Maişet Motoru’ olsun, diğer kitapları olsun, siyasi içerikli sayılmaz. İnsan öyküleri vardır onun eserlerinde. Azınlıklar, balıkçılar önemli bir yer tutar. Ömer Faruk’un sözünü ettiği tarih 1944 yılı. Ondan bir süre önce de yine Sait Faik’in Şahmerdan kitabındaki ‘Çelme’ öyküsü nedeniyle bir dava açılmıştı. Bu davalar 1952 yılına kadar sürer ve beraatla sonuçlanır.
Ancak Sait Faik bu davalara ve toplatmalara kırılır, Burgazada’ya çekilir. Onun melankolik yazılarında, içe kapanık ruh hâlinde bu toplatmaların, davaların ne kadar rol oynadığını bilemesek de, yaraladığı bir gerçektir.”[8]
CEMAL SÜREYA
“…‘Küçük insanlar’ın büyük şiiri”ni[9] yazardı…
Ceyhun Atuf Kansu için, “Soylu duyarlılığın şairi”ydi…
O da, “Ben hangi şehirdeysem/ yalnızlığın başkenti orası,” derdi dizelerinde..
Hasılı O; Cemal Süreya’ydı…
“Cemal Süreya şiirinin derinliklerinde insanlığın o erişilmez, değişilmez özelliği vardı: Tutku…”[10]
Ona ilişkin olarak “Cemal Süreya gibi yoğun yaşayan kaç ozan var?” sorusu ardından ekler Mustafa Şerif Onaran: “Her ilişkiyi şiiri için kullanmak, giriştiği her işi edebiyata dönüştürmek, ancak Cemal Süreya gibi tam edebiyat insanına özgü bir yaşama biçimi olmalı…”[11]
Bu duyarlılıklarıyla “1990 yılının 9 Ocak’ında - karlı bir günde yitirdiğimiz Cemal Süreya son şiirinde ‘üstü kalsın’ diyordu.
‘Ölüyorum tanrım,/ bu da oldu işte,/
Her ölüm erken ölümdür,/ biliyorum tanrım./
Ama, ayrıca aldığın bu hayat,/ fena değildir.../
Üstü kalsın...’
Bozkırdan denize, Dersim’den Bilecik’e bir sürgün ‘Göçebe’si... Yıl 1938. ‘Ben bir yük vagonunda açtım gözlerimi’ dizesi, gözlerini şiire açmasını da içeriyordu. Göçebelikten hiçbir zaman kurtulmak istemedi. Maliye müfettişliğindeki görevi bu gezginliği de pekiştirdi. Yirmi altı yılda, yirmi sekiz ev değiştirdi.
Maliye ve iktisat mezunuydu ama ‘Kız kulesi’nin düş getiren pay senetleri’nden başka, şiir de dahil hiçbir şeyden rant beklemedi. Hem doğulu, hem batılıydı... Kullandığı Osman Mazlum ve Charles Suarez mahlasları gibi. Fransızca’nın yanında eski yazıyı da bilirdi. Üç anayasa arasında büyüse de onun için ‘şiir, anayasaya aykırı’ydı.
Humor’u, ironi’yi ve erotizm’i çok sevdi... Ayrıca tarih eksik olmadı şiirlerinde;
‘Hangi taraftan esse rüzgâr/ Zonklatır, sonra ortaya çıkarır/ Kayalara sıkışmış bir tarihi,/ Bir isyanı, bir dostluğu, bir yenilgiyi.’
Borç öder gibi yazdı şiirlerini... Yazdıkça açıldı yaraları, zaten yazdığı şiir, yaralı (ve yararlı) bir şiirdi... Alçaktan uçan ‘Üvercinka’, avcılardan değil, arkadaşlarından korktuğu için... Hüznün de ustasıdır bu yüzden;
‘Bilinir ne usta olduğum işlenmek zanaatında,
Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını.’
Yağmuru da sevmiştir... Belki de bu yüzden yanında hiç şemsiye gezdirmedi... Öğrenemediği tek şey; ‘Aşklar da bakım istiyor öğrenemedim gitti.’ Anlamadığı çok şey vardı gerçi, onlardan biri de; ‘şuara suresinde şair lanetlenirken, neden Osmanlı Padişahları şiir yazmıştır? Üstelik çoğu aynı zamanda halifeydi.’ Şaştığı şeylere bir başka örnek, ‘Kısa Türkiye Tarihi’ şiirinden; ‘Kahvede subay yok, bu nasıl iştir.’
Az yazan bir şairdir Cemal Süreya. Ama bir şair için bundan daha önemli bir niteliği de vardı...Az, belki de hiç fire vermemiş bir şairdir o. Zaman ‘Üvercinka’dan, Göçebe’den pek az şey yontabilmiştir.’ (Mehmet H. Doğan.)
Doludizgin yaşadı, ‘Sıcak Nal’ hiç soğumadı.
‘Ben atımı böyle sürüyorum ya
Yetişmek için mi bilmem kaçmak için mi?’
Bir soruşturmaya verdiği yanıtta yalın sıcaklığını yeterince duyumsatıyor bize; ‘Herhangi bir günümü anlatsam, beni tam göstermez bu. Günüm günüme uymuyor. Yirmi dört saatimi değil de, haftamı nasıl geçirdiğimi sorsaydınız daha düzenli bir şey ortaya çıkabilirdi.’
‘Yoksulluk’, parasızlıksa ‘yoksul’du... Öyle ki arkadaşıyla girdiği bir iddiayı kaybettiği için bedel olarak ‘Süreyya’ olan soyadındaki bir ‘y’yi sildi. ‘Bundan sonra soyadım tek ‘y’li olacak’ dedi... Ve ömrü billah böyle yazıldı... Böyle bilindi.
Sabit Kemal Bayıldıran, ‘Elma yiyişi bile günah. Dar gelirli, bol giderli. Develeri dört hörgüçlü. Acayip bir devlet memuru.’ Her şeyi, tersinden de olsa doğru okur. Edebiyatın romantiği. Devletin masasına gizlice şiir sokar, ama yakalanmaz. ‘Vakit var daha’ dedi, vakti yetmedi. ‘Kefeninin cebinde şiir vardı’ diyor onun için.
Evet... Bu kısa ömrüne yine de çok şey sığdırdı. Şiirin üstüne kuma bile getirdi... Düzyazıya da bulaştı yani... Ama temkinli, düzeyli, hep şiirsel, birikimli.
Yazgısı şiirdi onun. ‘Gömmeden önce biraz gezdirin beni’ demesi, belki birkaç dize daha düşürür, bir şiir yazarım diyedir herhâlde.
Bulunduğu yere şiirinin hakkıyla geldi. Zamanla ve hayatla göğüs-göğüse çarpıştı... Erken ölümü büyük ihtimal bu yüzden, ‘bölücü’, ‘yıkıcı’ aşklar yüzündendi... O; ‘yurdumsun ey uçurum’ diyendi…”[12]
ORHAN VELİ KANIK
O bir sokak kedisiydi:
“Uyuşamayız, yollarımız ayrı;/ sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;/ senin yiyeceğin, kalaylı kapta;/ benimki aslan ağzında;/ sen aşk rüyası görürsün, ben kemik./ Ama seninki de kolay değil, kardeşim;/ kolay değil hani,/ böyle kuyruk sallamak tanrının günü,” derdi ‘Kuyruklu Şiir’inde…
O aşıktı:
“Bütün güzel kadınlar zannettiler ki/ Aşk üstüne yazdığım her şiir/ Kendileri için yazılmıştır./ Bense daima üzüntüsünü çektim/ Onları iş olsun diye yazdığımı/ Bilmenin,” derdi “İş Olsun Diye”de…
O yalnızdı:
“Bilmezler yalnız yaşamayanlar,/ Nasıl korku verir sessizlik insana;/ İnsan nasıl konuşur kendisiyle;/ Nasıl koşar aynalara,/ Bir cana hasret,/ Bilmezler,” derdi ‘Yalnızlık Şiiri’nde…
Ve nihayet “dalgasını geçen”di O:
“Açlıktan bahsediyorsun;/ Demek ki sen komünistsin./ Demek ki bütün binaları yakan sensin./ İstanbul’dakiler sen./ Ankara’dakiler sen…/ Sen ne domuzsun, sen!” derdi ‘Cevap’da…
O Orhan Veli’ydi…
Veli Kanık’ın oğlu Orhan Veli, sokak kedilerinin, İstanbul şehrinin, Ankara taşrasının şairidir. 1914 yılında doğan, dağdağalı bir tarih diliminin içinde büyüyen, faşistlerin yenilgiyi tattıkları ve insanlığın bir kurtuluş umuduna doğru hevesle yüzünü döndüğü 1950 yılında ölendir. İstanbul’da Rumelihisarı’nda bir taşın üstüne oturup denize karşı şiirler söylemiştir. Derdi hep insanlar, insanların oturduğu şehirlerdir. Onun şiirlerinde yoksul insanların, onları sarıp sarmalayan şehrin hikâyeleri vardır. Yazdıklarında insan hayatlarının izleri değil, insanın kendisi bulunur. Neşesi de hüznü de, çeketi eskimiş, pantolonu buruşuk adamların, sobası yanan, sedirlerine temiz örtüler serilmiş küçük bir ev, ilerde bir gün küçük bir araba hayali kuran kadınların neşesi ve hüznüdür.
Orhan Veli’nin şiirinde kimi zaman küçük acıların resmedildiği sanısına kapılanlar yanılırlar. “Süleyman Efendi’nin nasırı” insanın çektiklerinin soyutlanmış şiiridir. “Kitabe-i seng-i mezar” insanın hâlidir.
Ama bütün bunlara aldanıp, onu yorgunluğun, sinmişliğin teslimiyetin şairi diye damgalamaya kalkışmayın sakın. Orhan Veli isyanın şairidir. İsyanın, kurtuluşun, hürriyetin nasıl bir şey olduğunu anlatabilmek için en güzel kelimeleri seçer, en güzel bir biçimde kurgular, yan yana getirir onları. “Gün doğmadan / Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola / Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında / içinde iş görmenin saadeti / gideceksin” der.
Onun isyancılığı pek çoklarında olduğu gibi yalnızca şiirlerinde bir laf ü güzaf’tan ibaret değildir. Askerliğinden sonra girdiği Tercüme Bürosu’unda Hasan Ali Yücel’den sonra bakanlığa Reşat Şemsettin Sirer’in atanması üzerine bakanlıkta esen antidemokratik havadan rahatsız olduğunu söyleyerek çekip gitmiş ve arkalı önlü bir yapraktan ibaret Yaprak dergisini yayınlamaya koyulmuştur.
O Türkiye şairlerinin en önemlilerindendir. Türkiye’nin yine en büyük şairlerinden Oktay Rifat’ın Melih Cevdet’in arkadaşıdır. Türkiye’de toplumcu gerçekçi akımın öncüleri ve sürdürücüleri olan üçlü, hapisteki şairi “Nâzım ağabey’i” sessizliğe hapsetmiş düzenin kabuklarını kırmak için büyük çaba gösterdiler. Sonunda kırdılar da. Edebiyat dünyası silkinip kendine geldi. Her ne kadar şimdilerde yeniden kendini yitirmenin, sisin pusun içinde kaybolup gitmenin eşiğine gelmişse de o günlerin izleri öylesine sağlamdır ki, umudumuzu hâlâ korumayı başarıyoruz. İşte Orhan Veli o günlerin dirençli üçlüsünün insana dokunup geçen, geçerken yüzünüze derin bir şekilde, ama sezdirmeden bakanıdır.
Üçlünün en erken öleni Orhan Veli oldu. Onun yazacakları çoktu ve pek erken bir yaşta ve pek talihsiz bir şekilde aramızdan ayrıldı. Onunla birlikte pek çok şiiri de yitirmiş sayılmalıyız. Varsayın ki, yazdığı defterler tavan arasında unutulmuştur. Şairaneliği terk eden ve gerçeklere, insanlara dönen, onların küçük hikâyelerinden büyük hikâyelerine giden yolu bize gösteren şair odur.
Orhan Veli’nin en büyük özelliği şiirlerinin kahramanlarının halktan insanlar olmaları ve kendi dilleriyle, kendi hâlleriyle şiire girmeleri olmuştur. Şair büyük bir edayla onlar adına konuşmamaktadır. Doğrudan onları konuşturmayı yeğlemiş, kendisi de onlardan biri olmayı başarmıştır.
Orhan Veli’nin kimi zaman küçümsenmesinin nedeni de budur. Küçümseyenler karmaşık bir şiir dilini kurarken bile ondan esinlendiklerini kendilerine itiraf edememişlerdir. “Garip şiiri”ni daha sonraki dönemin şiirlerinin öncüsü saymak yerine, sonrakini ondan bir kopuş olarak görenler yalnızca “Kapalıçarşı” şiirini okusalar bile, Kapalıçarşı’nın nasıl kapalı bir kutu olduğunu insanın kapalı kutu dünyasına girebilmek, sığabilmek için neyin gerektiğini anladıklarında yanıldıklarını da anlayacaklardı.
Ve geçerken bir not daha: Orhan Veli’nin ‘Garip’ hareketinin öncülüğünü üstlendiği yıllarda, Türkiye’de geniş okur kitlesinin şiirsel alışkanlığını Yahya Kemal’in merkezinde durduğu bir anlayış belirlemekteydi.
Nâzım Hikmet bir kırılma yaratmıştı kuşkusuz, ama sınırlı bir çevre etkilenmişti ondan, kalıcı etkisi çok sonra ortaya çıkacaktı.’Garip’ hareketi, buna karşılık, ani ve yaygın biçimde topluma nüfuz etmişti.
Çağdaş Türk şiirinin serüveninde, bir o kadar da Dünya şiiri ölçeğinde, genç bir şairin (Orhan Veli, ‘Garip’ kitabını yayımladığında 27, öldüğünde 36 yaşındaydı) içinde yaşadığı ülkenin insanlarını böylesine hızla etkilediği sık görülmüş olay değildi.
CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI
Yazılarından “İmbat Serinliği” olan Halikarnas Balıkçısı, Cevat Şakir Kabaağaçlı’ya gelince…
Kategori: Temel Demirer | Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı