Ekmek yemedim, aş yemedim
Yağmur demedim,yaş demedim
Gözün üstünde, kaş demedim
Yıkıp kaşımı akıttın seli


Bir kutsal bahçeydi gönül


Bıraksaydında açsaydı gül
Dallarında uçsaydı bülbül
Kırıp kanadı, tuttun beni


Çapası suyu, sayğıyla sevği
Muhabetidir iltifatıyla övğü
Güneş ağartır şafakla gögü
Bakıp ufuklara ağlattın beni


Hoyratça yoldun tevekleri
Ziyan edip geçtin evlekleri
Bedendeki tüyleri telekleri
Yolup kaza, benzettin beni


Demekki herşeyin temeli kese
Boştur yalandır demeli herkese
İki dudak arası sulu dilli sese
Kulak verip, aldattın beni


İflah olmuyorsa sevğiyle kalp
Neylesin, neyapsın iğneyle hap
Bu kaçıncı daha böyle kulp
Takıp parmağa oynattın beni

Antires Mansur

                          

              KARACOĞLAN ŞAİRDİR ( VATAN ŞAİRİDİR )

 

Karacoğlan sözün tüm anlamıyla şairdir. Ozandır ( Ozan adını sık kullananlar alınmasın bize). Üstelik bilgedir. Elinizdeki bu çalışma bu durumu size tüm anlamıyla anlatıyor. Biz Karacoğlanın size tam anlamıyla bir vatan şairi olduğunu söylemek istiyoruz. İşte size örnekler:

“Pek göresim geldi illerimizi”

Karacoğ
lan, hep ilini vurguluyor. İl, vilayet, memleket özlemi.
Karacoğ
lan bir vatan özlemi şairidir. Bu “vatan” özlemini çok sık dile getiriyor. Diğer ülkelerle açıkça ve çokça karşılaştırıyor ülkesini. Hatta bunu tüm dünya, kıtalarla da yapıyor.
Bu anlamda Karacoğ
lan bir vatan şairidir. Neden vatanına aşık olduğunuda uzun uzun tasvirlerle anlatıyor.
Nazı
m Hikmet yeryüzü şairi, vatan şairi , vatan sevgisi şairi diye bilinir. Öyledirde, haklılarda. Ancak Karacoğlanda değişik bir biçimde, değişik bir tatda “vatan” , “vatan özlemi” şairidir.

“Gittim gurbet ile geri gelinmez
Kim ölüpte kim kaldığı
bilinmez
Ölsem gurbet ilde gözüm yumulmaz
Anam, atam bir ağ
larım yok benim.”

Nazı
m ülkesinden çıkmış, ülke özlemi çekiyor; Karacoğlan bölgesinden , ilinden çıkmış el özlemi çekiyor.

“Kalkdı
deli gönül, sürdü yürüdü
Gel oldu, gidelim bizim illere
Gözüm ya
şları
yer yüzün bürüdü
Sel oldu, gidelim bizim illere”
“Yol oldu gidelim bizim illere
“ Gel oldu gidelim bizim illere
“Bal oldu, gidelim bizim illere
Ne güzel anlatım değil mi ?
“ Kahraman yiğ
ide hayran kalırdın
Bir kere göreydin illerimizi.”

Nazlanan bir güzele
şöylemiş oluyor bu sözleri. Aslında ülkesinin çok güzel olduğ
unu, hemde hayran kalınacak kadar güzel olduğunu anlatıyor. Bu vatanı sevmenin ve vatan sevgisinin önemini anlatıyor. Kendiside vatanını ölesiye seviyor.

“Gel güzeli bolca ile gidelim
“Kadirli , kı
ymatlı ile gidelim
“Emmili, dayı
lı ile gidelim.”

Karacoğ
landa; sıla, hasret, gurbet, il , yurt sevgisi , özlemi çoktur. O tam bir halk adamıdır,vatan severdir.
Vatan özlemi böyle anlatılır değilmi ?

'Karacoğ
lan der dünyaya gelmeden
Ben usandı
m el işine yelmeden
Gurbet ilde padişahlı
k sürmeden
Vatanı
nda züğürt olmak yeğ imiş

Günümüzde ki yurt dışı özlemcilerine bir yanıt tır bu Karacoğlan söylemi. Ayrıca bu söylem ülkemizde sömürücülük, hortumculuk yapan; başka ülkeler adına işbirlikçilik yapanlarada yanıttır değilmi. Şairlik güzel, vatan özlemi şairliği bir daha güzeldir.

 


 
Kemal Doğan'ın Notu : 
İ. Çenet Karacoğlanla ilgili kapsamlı bir çalışma yapıyor. Bu elinizde ki parçalar o çalışmadan alınmıştır.
İ. Çenet in çeşitli edebiyat kültür üzerine çalışmalarını sıkça yayınlayacağız sizlere ama özellikle kendileri Karacoğlan konusunda bizlere yazacaktır.Selamlar.

 


GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE; HALK OZANLIĞI VE “HALKIN OZANLIĞI”

Geçmişten günümüze, halk şiiri geleneğine ve bu geleneği sürdüren halk ozanlarına bakacak olursak, çoğunluğu düzenden yana, yani güçlüden olmuşlardır. Adları halk ozanı olmuş ama kendileri hiçbir zaman halkın ozanı olmamışlardır. Halk ozanını tarif ederken, şöyle denir: halkının, üzüntüsünü, derdini, sevincini, ezilmişliğini, bizzat içinde yaşayarak dile getiren, onun öncüsü, sözcüsü olandır. Halk ozanı, kendini, her yönü ile geliştirip, halkının en az bir adım ilerisinde hissetmelidir. Bunu başarabilmek için bol bol okumalıdır. Okuduğu konuları, kendi hayat felsefesi ile iyi bir sentez yapabilen ozan, halkına en faydalı olabilendir.

Halk ozanı, içinde bulunduğu halkın, toplumsal olaylarına duyarsız kalıyorsa, kendi görevini kavrayamamış ya da o bilinci almamış demektir. Bu tip, sesi güzel, yada iyi saz çalabilen, içinde bulunduğu halkı görmezden gelerek şiir yazan her insana halk ozanı diyemeyiz. Bu sözcüğü, yani, halk ozanı ve halkın ozanı kelimesini ayırt ederek kullanmalıyız.

Bu tanımda yola çıkarsak, ancak bu tanıma uyan ozan sayısı iki elin parmağını geçmez. Osmanlının zulmüne boyun eğmeyen Pir Sultan, Bolu beyine kan kusturan Köroğlu, Bin boğa dağlarından kaltak Osmanlının düzenine ve uşaklarına aman vermeyen Dadaloğlu’na, bu anlamda dil uzatabilir miyiz? Ya da, bir Karacaoğlan’ı, Dertli’yi, Sümmani’yi veya Ruhsati’yi aynı kefeye koyabilir miyiz? Koyamayız! Bir Karacaoğlan aşk ve sevdanın ozanı iken, Dadaloğlu, halkı için canı pahasına zorbalara karşı sazı ile sözü ile yeri geldiğinde fiilen kavganın ve barışın ozanı olmuştur. Pir Sultan yine öyle, Osmanlıya karşı söylediği sözlerden geri adım atsa affedilecek, ama geri adıma atma dursun, darağacında bile, o köhne ve baskıcı, bir o kadarda barbara olanı düzeni yerden yere vurmuş ve öyle idam edilmiştir.

Cumhuriyet dönemine geldiğimiz de, Osmanlı da olduğu gibi, bu dönemde de devlet kendine göre ozanları seçip almıştır. Hiçbir ozana yapılmayan kıyak bu dönem içinde, Aşık Veysel, Ali İzzet Özkan, Cevlani, Emiri, Müdami ve Talibi gibi ozanlarımıza yapılmıştır. Bunların içinde de en şanslısı ve korunup kollananı Aşık Veysel olmuştur. Bu günde devlet aynı politikasını sürdürmektedir. Kendine halk ozanıyım diyeni devlet memurluğuna alarak kendi sözcüsü haline getirmiştir. Bunların halkın ozanı oldukları da tartışılır. Ama devlet bu politikasında da dün olduğu gibi başarılı olmuştur. Çünkü halk ozanını halktan koparıp, ait olduğu yerle bağını kesip kendi sözcüsü durumuna getirmiştir. İşte bu noktada da gerçek halkın ozanı ile sahteleri gün yüzüne çıkmıştır. Yani kendini halkın ozanı olarak koruyanlarla da, devletin politikalarına karşı çıkıp başkaldırmışlardır. Bu akımın öncülüğünü, Aşık İhsani üstlenmiştir. Daha sonra, Mahsuni Şerif, Nesimi Çimen, Mihneti, Emekçi, Şah Turna, Tuncelili Zamani, Vicdani, Meçhuli, Nurşani gibi ozanlarımız bu akıma katılmıştır. Ve 1960 ile 1980 arasında büyük ses getirmişlerdir. Devletin ozanları sağcılaştırma, susturma politikası olan Konya Aşıklar Bayramı’na karşılık, Aşık İhsani öncülüğünde kurulan Dev-Oz (Devrimci Halk Ozanlar Derneği) da birleştiler. Böylece, Konya Aşıklar Bayramı’na katılan Alevi ve demokrat geçinen ozanların önünü de kesmiş oldular.
Bu dernek çatısı altında büyük bir sorumluluğu da üstlenmiş oldular. Bu sorumluluk, halkı bu bozuk düzene ve bu düzenin zor aygıtı devlete, bu devletin faşizan baskılarına karşı bilinçlendirmeyi, bunun yanında haklarını aramayı, sazları, sözleri ile örgütlemeye çalıştılar. Bu görevi yerine getirirken devletin baskısı ile de karşılaştılar. Tutuklandılar, hücrelerde yattılar, ama yılmadılar. Yeri geldi 6. Filo’ya, İzmir’de Mahir Çayanlar’la taş atıp karşı koydular. Yeri geldi, Kızıldere vahşetine, 6 Mayıs 1972 Denizler’in idamlarına başkaldırıp ağıt yaktılar. Onunla da yetinmeyip fiili mücadeleye katıldılar. Yeri de geldi halkı eğitici, toplumu uyarıcı görevler üstlendiler. Statlarda on binleri, yüz binleri coşturmayı, harekete geçirmeyi başardılar. Çünkü onlar halkın ozanı idiler. Onlar susamazdılar, baskıya boyun eğemezlerdi, canları pahasına da olsa. Onlar Pir sultanın torunuydular. Haksızlığın karşısında eğilemezlerdi. Eğilmediler de. Şimdi ekranlarda boy gösteren, kendine halk ozanıyım diyenler, o gün bu insanları, anarşistlikle, terör üslükle suçladılar, çünkü kendilerini besleyen devletin borazanlığını yaptılar.

16 Mayıs 2002 e yitirdiğimiz büyük üstat, Cumhuriyet dönemi başkaldırı şiirinin tanınmış ismi Mahsuni Şerif gerçek ozanı şöyle tanımlıyor:
1- Halk ozanı durup dururken korkmaz ve vicdanında taviz vermez.
2- Halk ozanının canını çekinmeden vereceği tek kapı halk olmalıdır. Çünkü unvanın da (halk ozanı) görevini üstlendiği görülmektedir.

3- Halk ozanı hem devletçi hem halkçı olamaz. Çünkü kendine halk ozanıyım diyenler 1500 yıldır halkına baskı yapan, zulüm yapan devletin karşısına çıktıkları için büyük olmuşlardır. Der.

Tabi ki bu tanıma katılmamak elde değil. Pir Sultan'’n büyük oluşu, günümüzde bile hale ışık tutması bu tanımla örtüş mü yor mu?

O zaman, burada şu soruyu sormak doğru olmaz mı? Osmanlı’dan bu güne kadar halk ozanıyım diyenlerden kaç tanesi bu tanımlara uyuyor? Bunun cevabını da onları kendi içinden çıkartan halka bırakalım. Ama halk kendi yanında olanla, düzene uşaklık edip halkı tanımayanı iyi seçmelidir. Yani, sesine ve sazına değil, onun kendi, yani halkı için ne söylüyor, ne yapıyor, ona göre karar vermelidir. Yoksa bu gidişle, eline saz alan ve kendine halk ozanıyım deyip devlet kapısından beslenip, halkına sırtını dönerek devletin sözcülüğünü yapan neyi düğü belirsiz insanlar çıkmaya devam edecektir.

Derken, 12 Eylül faşizmi topun an, tankın an emekçilerin üzerinden geçerken, kendine, devrimciyim, demokratım, işçiden ve emekçiden yanayım diyeni de zindanlara doldurup, işkenceden geçirdi. Bu zulümden, gerçek halkın ozanları da payına düşeni fazlasıyla aldı. Bazıları da, Türkiye’nin dışına çıkmak zorunda kaldılar. Türkiye de kalanlarda faşizmin işkence tezgâhlarından geçtiler. Bu ağır işkencelerde bile direnmesini, işçi sınıfından yana olmasını bildiler. Halkın ozanı olduklarını kanıtladılar. Faşist cuntada anladı ki halk yenilmez, halkın ozanı ise hiç yenilmez ve susturulamaz. Pir Sultan’lam yenilmedi ki torunları yenilsin, zorbanın karşısında pes etsin. Halkın ozanı, gücünü halktan ve işçi sınıfından aldığı sürece dimdik ayakta kalmasını başarır. Asılsalar, yüzülseler, işkencede öldürülseler, ya da Sivas’larda yakılsalar, onlar unutulmazlar. Pir Sultan vermiş olduğu mücadele ile 500 yıldır bize ışık tutup aramızda yaşamayı hak etmişse, faşizmin karşısında eğilmeyen, devletin değil de halkın sözcüsü ve gözcüsü olan, işçi sınıfından yana tavrını koyan gerçek halkın ozanları da unutulmayıp, asırlar boyu yaşayacaklar.

Gerici yobazlar, geçmişte olduğu gibi günümüzde de ozanlarımızdan bir hayli kortular. Geçmişten gelen kinlerini, önce taşlayıp sonra asarak katlettikleri Pir Sultan’ı anma şenliklerin de ozanlarımız ile aydınlarımızı, Sivas Madımak Oteli’nde diri diri yakarak kusmuş oldular. Ve dünyada eşine benzerine rastlanmayan bir insanlık dramı yaşattılar. Yine burada da, elinde sazı ile halkın ozanıyım diye ekranlarda boy gösterip birilerine yağ çekenler, devletçi tavrını sürdürüp, susmayı, yani, bir kelime bile söylememeyi, devleti ve bu vahşete seyirci olan kolluk güçlerini eleştirmeden, yapılanın vahşet olduğunu söylemekten bile kaçıp, ipe sapa gelmez şeylerin arkasına sığındılar. Osmanlı’nın soyundan geldiklerini yaptıkları ile ortaya koymuş oldular. Çünkü bunların hale Pir Sultan’a ve onu sevenlere, onun izinden giden tüm insanlara kinleri bitmemişti. Bitmeyecekti de.

Fakat kendine halk ozanıyım diyen ve bazı televizyon ekranlarında boy gösteren, ahkâm kesen ve devlet tarafından beslenenler, dünyanın ilgilendiği bu vahşete göz yumup görmezden geldiler. Eğer görselerdi, bir çift sözleri olsaydı devlet tarafından ödenen nemaları kesilecekti. Halkın ozanları devletten bir şey beklemedikleri için, geçmişte olduğu gibi burada da seslerini yükseltip yiğitliklerini göstermişlerdir.

Devlet kapısından beslenip öten / her sazı çalana ozan mı derim / Halka sırtın dönüp görmezden gelen / Devletçi olana ozan mı derim / Halktan yana çalıp çığırmıyorsa / Halkın dertlerini duyurmuyorsa / İşçi sınıfını kayırmıyorsa / Böyle bir yılana ozan mı derim / Ozan olan halkı için seslenir / Halktan ilham alır ondan beslenir / Halka sözcü olur onu üstlenir / Her sözü yalana ozan mı derim / Kul Sefili ozan olan hür olur / Düzen karşısında sesi gür olur / Grevlerde işçi ile bir olur / Uzakta kalana ozan mı derim.


SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA

Anadolu’yu kucaklayan ozan Mahsuni Şerif / İhsan Aktaş

Halk Şiirinde Başkaldırı / Rıza Zelyut

Aşık Veysel, Yaşamı, Sanatı, Şiirleri / Battal Pehlivan

Halk şiirinde gerçekçilik / Rıza Zelyut



KUL SEFİLİ (Ali Turalı)

 





 

TEMEL DEMİRER

 

“Kafanda kurduğun

düşünceye benziyorsun.”[1]

 

“Büyük Şair” diye anılan bir ulusalcı, Fazıl Hüsnü Dağlarca hakkında yazmak, onu değerlendirmek, zorunlu olduğu kadar da “zor”…

“Zorluk”, akıntıya ve alışılana karşı durmakta; zorunluluk da tam bundan kaynaklanıyor…

O, nasıl bir insandı? Yanıtı Dağlarca’nın kendini tanıttığı dizelere bırakalım: “Su içiyordu kendi/ Ceketini çıkarıyordu kendi/ Yürüyordu kendi/ Yazmasını sürdürüyordu kendi...”

Kendine göre bu olan Fazıl Hüsnü Dağlarca, bu kadar mı? Elbette değil!

O bir şairdi; Kemalist’ti, ulusalcıydı…

Şiirini, şairliğini belirleyen, tam da bu, Kemalist, ulusalcı vasfıydı.

 

ŞİİR NE, NEYE YARAR?

 

Evet, Dağlarca’nın ardından, şiirinden ve şairliğinden, onun politik niteliğini “es” geçerek söz etmek, mümkün değildir.

O hâlde Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirine dair “Neye yarar?” sorusuna verilmesi gereken ilk yanıt: “Kemalizme ve ulusalcılığa” olmalıdır.

Şairi, şair yapan şiirinin üstlendiği politik misyonudur çünkü…

Pablo Neruda’nın deyişiyle, “Şair, her şeyden önce yaşadığı toplumun sorunlarına, giderek tüm dünyaya karşı sorumludur.” Söz konusu “sorumluluk”, bir şeyden yana olurken, kaçınılmaz olarak da bir şeylere karşı olmaktır.

O hâlde Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirinin ne(ler)den yana olduğundan söz edenler, neye karşı olduğunu da belirtmekle mükelleftirler.

Evet, evet Fazıl Hüsnü Dağlarca politik bir şairdir ve politik şiirler yazar.

Ve de “Politik şiir elbet vardır ve yazılmalıdır,” diyen Can Yücel’in ifadesiyle, “Ama politikanın yöntemi başkadır, devrimci şiirin yöntemi başkadır, ikisini birleştiren şey sınıf mücadelesinin tarihî özüdür.”[2]

O hâlde Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dizeleri, “sınıf mücadelesi”nin Kemalist, ulusalcı tarafının (devrimci olmayan) politik şiiri olduğundan söz etmek gerekir.

 

UYARI(LAR)

 

Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya dair bu saptama ve kaçınılmaz uzantısı olan uyarı(lar), kimilerini rahatsız etse de, gereklidir.

Çünkü “Askerimizi, askeriyemizi sevmeyenin Türklüğünden şüphe edilmelidir,”[3] diyen bir “Ordu-Millet” projesine denk düşen Türk Ulusalcılığı ve onun resmi ideolojisi olarak Kemalizm, ötekisini yaratan bir dinamik olması yanında; “Türk”ü, “Türkçü”lüğü ve “Türkçe”yi yücelten militarist bir zorlamadan/ dayatmadan malûldür...

Bu tarihsel çerçeve ve zeminde Fazıl Hüsnü Dağlarca “Türkçem benim ses bayrağım” vurgusuyla ekler: “Türkçem bana şiir söyler. Türkçeyi dinliyorum o kadar, ben bir şey katmıyorum, bana yalnızca Türkçemin söylediğini yazmak kalıyor… Türkçem söylüyor ben yazıyorum…”

Tam da bunun için Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirinde Anadolu’nun tarihsel renkleri ve gerçeğine rastlayamazsınız; Ahmed Arif’in ya da yine “Türkçe yazan” öteki şairlerin gür sesinde yankılanan tadı alamazsınız!

Türker Alkan’ın da işaret ettiği üzere, “Asker kökenli büyük sanatçılardan sonuncusu olan Dağlarca’ya… ‘Büyük ozandı, çınardı’ dendi ve hepsi de doğruydu. Gümbür gümbür gelen bir dili, şaşırtıcı imgeleri vardı. İlk şiirlerinde arı Türkçe diye bir derdi olmadı, ama daha sonra arı Türkçe kullanmaya büyük özen gösterdi. O kadar ki, zaman zaman arı Türkçe uğruna şiiri feda mı ediyor, diye düşündüğüm oldu. Ve son nefesine kadar Atatürkçü olarak kaldı. Günlük politikadan da esinlenen şiirler yazdığı oldu.[4]

Türker Alkan’ın saptaması önemlidir. Çünkü F. R. Jones’in, Şiirin nesri aştığı noktada, sözcüklerin de anlam ötesi bir varsıllığı vardır,” diye işaret ettiği çerçevede Fazıl Hüsnü Dağlarca, halklar gerçeğine düşman bir asimilasyonun Türkiye’sinde, sadece Türkçe için vardır…

Kaldı ki bu konuda, “Dağlarca benim için Türkçe demektir. Türkçeyi evrenselleştiren şairlerimizin en ön sırasında olanlarından, öncülerindendir. Türkçe kadar büyük ve ölümsüz şairimizdir. Sonsuz gömütü Türkçemizdir,”[5] vurgusuyla Ataol Behramoğlu da bu saptamamızı doğrular!

Evet Hulki Aktunç, “Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın bir ekolü yok gibiydi. ‘Türkçem, benim ses bayrağım’ sözü, onu ‘poetika’sının ilk maddesi. Bayrağı hep dik duracak,” derken; Hikmet Çetinkaya da ekler: “Benim Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı anlatmam zor...

Atatürk devrimlerinin yiğit savunucusu, sosyalist dünya görüşünü benimseyen ender insanlardan birisiydi.

Bir gün sohbet ederken, ‘Bak Hikmet’ dedi, ekledi:

‘Fransız devrimi, Rus devrimi, Çin devrimi ve Küba devrimi... Bir de Atatürk’ün gerçekleştirdiği Türk devrimi vardır, bunu hiç unutma!’…

Türk Devrimi’nin yılmaz savunucusuydu!..

Sevgili Dağlarca, Türkçemizin ses bayrağı, sosyalizmin devrimci yüreği!”[6]

Bu “parlak” sözlere ilişkin geçerken anımsatalım:

Devrimin “Türk”ü, “Kürt”ü olmaz… Devrim enternasyonaldir…

“Atatürkçülüğün yiğit savunucusu” olmak ile, “sosyalist dünya görüşünü benimsemek” taban tabana zıttır ve mümkün değildir; hem devlet destekli bir “milli burjuvazi” yaratmak için çabalayacaksınız, hem de “sosyalist” olacaksınız! Türkiye Türkçülüğüne denk düşen Kemalizm, burjuva ideolojisinin yerel varyantıdır ve enternasyonalist sosyalizm ile uzaktan, yakından bir ilişkisi yoktur, olmamıştır da!

Konuyla bağıntılı olarak çok önemli bir şey daha: “1950 öncesinde Amerikan uçak gemisi Missouri’ye hoş geldin manzumesi yazmıştı Fazıl Hüsnü Dağlarca…”[7]

Devam edelim: Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ruhi Su’nun da bestelediği ‘Almanya’da Çöpçülerimiz’ başlıklı şiirinde “Sığmazken atalarımız, güne yarına,/ Düşmüşüm vay, düşmüşüm ben el kapılarına” derken, yücelttiği Osmanlılıktır; Avrupa’yı işgal eden sömürgeci İmparatorluktur…

Herneyse… Devam edersek; Şükran Kurdakul, Dağlarca’nın değişik dönemlerinde şiirine kaynak olan duyarlılıkların üç yönde geliştiğine dikkat çeker.

Birincisi tek olarak insanın evren karşısındaki şaşkınlığı, yalnızlığını, korkularını ölüm gerçeğine karşın yaşarken bunalımlarını işlediği, daha çok içe dönük şiirler…

İkincisi, insanın doğa ve aykırı toplum güçleri, kurulu düzenin görülen görünmeyen yasaları içinde gündelik yaşamlarını saran sıkıntı ve acıları, buhran ve patlamaları işlediği dışa açık toplumsal şiirler…

Üçüncüsü ise, destanlar ve çocuk şiirleri…

Bir zamanlar Türkiye’de yükselen anti-emperyalist dalgadan doğrudan etkilen ve şiirlerini Kitap Kitapevi’nin vitrinine astığı Karşı Duvar dergisinde sergileyen Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiirinde elbette dönemin mücadele ve gerçeği baskındır.

Örneğin 18 Şubat 1969 tarihli ‘Yön’ dergisinde yayımlanan ‘Horoz’ başlıklı şiiri, gençliğe seslenen bir “68 yiğitlemesi”dir… (Bu şiirinden ötürü Ağır Ceza’da yargılanmıştı.)

Daha sonra Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamı ardından, ‘Horoz Ağıdı’ başlıklı şiiri kaleme alır.

Ve de,  15-16 Haziran’ı konu edinen ‘Yürüyen İşçiler Kapılarında İstanbul’u yazdı.

Bunları  unutmadan, Onun sanat telakkisine göz atarsak…

 

DERDİ Kİ

 

Cemal Süreya’nın deyimiyle “Tek. Yalnız” şair Dağlarca’dır. Şiir dışında hiçbir şey yazmadığı gibi, şairin düzyazıyla uğraşmasını da gereksiz, hatta zararlı bulur.

Ve der ki...

“Şiir bir bakıma vahşi hayvandır. İlk şiirlerimde onu dizginleyemezdim. Yıllar geçtikçe nerelerinin daha yumuşak olduğunu, nerelerden kımıldamaz hâle getireceğimi aradım, buldum.”

“Ben taş, toprak, dağ değilim. Sözcükler taşa, toprağa, dağa çarpmıyorlar, bana çarpıyorlar. Bu çarpmadan doğan etkilenişimi yazıyorum ya da söylüyorum.”

“Şiir benim ikinci annem.”

“Şiir yazmakla okuma-yazma birbirine benzemez. Şiir yazmak acıkmak gibidir, öpmek gibidir. Ben okuma-yazma bilmeden şiir denen ‘tansığı’ sezdim. Bu, anne-babaya, kardeşe benzemiyordu. Bu, gökyüzüne benziyordu. Gece denen o birbirine benzemez hayvanlara benziyordu. Birbirinden uzak, birbirine aykırı hayvanlara benziyordu.”

Dağlarca’ya göre “şiir, şairin gerçek öğretmenidir” ve şairler “doğanın bir ağacı gibidirler”:

“Topraktaki binlerce yıl yaşamış güneşin binlerce aşamasından geçmiş o verime, berekete erişirlerken adandıkları ölçüde doğadırlar. Şiir, doğanın sözcüklere dönüşmüş güzelliğidir, açarıdır.”

Ya da, “Ozanlar bilmese de, şiirler, koca gökyüzünden bir ateş parçasının geçmesidir. Şiirler, ozanı bütün ağaçlarla, hayvanlarla, coğrafyayla ortak kılar. Şiirin coğrafyası evrenin oluşumundan bu yana, parça parça bize varan bir başka yazıdır.”

Cemal Süreya, Dağlarca için “Dağların ve ovaların küçük mutasavvıfı. Madde mutasavvıfı” diyordu.

Fazıl Hüsnü Dağlarca kendi şiir serüvenine ilişkin olarak da şunları der: “Bende duyarlıkla matematik iç içedir. Eski duyarlıklar gide gide sayı olurlar, diye düşünürdüm. Bu anlatımın büyük bir gerçeği dile getirdiğini öteki gözlerimle görüyorum. Bana kitaplar bir konuk gibi gelirler.”

“Ben şiir ortamında büyüdüm. Evde şiir yazanlar vardı. Onlardan kısa sözün şiir olduğunu öğrendim. Şiire çok küçük yaşlarda başladım. Şiir yazarak el terbiye edilir. Şiir, bütün ellerden kalan ısıdır...”

Yine devamla Fazıl Hüsnü Dağlarca şunların altını da çizer: “Anlamın doğurganlığı yanıtlarımızı öylesine yeniler ki hangisi bizimdir, hangisi değildir bilemeyiz. Ben çok konuşmak istemem; bir kişi iken bile çok kişilik konuştuğuma göre, çok konuştuğum sürelerde aşırı kalabalık olmak tedirgin eder beni…

“Şiirin bittiği bir yer olamaz!.. Şiirin bittiği yer düşünülemez bile. İnsanın bittiği yer olabilir ama şiirin bittiği yer olamaz!

Çocukluk biter mi peki?.. Kalbi, algısı, duyarlılığı yaşlanmayan biri ne vakit büyür?

Çocukluk, insanın özel ısısıdır; kimisi ekmek kavgasından alır bu ısıyı, kimisi hastalıktan. Mesela evliler, hem evlendikleri zamanki, hem tanıştıkları, hem daha evvelki çocukluklarını yaşarlar evliliklerinde. İnsan her gün bir yaprak çevirir hayattan. Çünkü hayat, insanın tek başına kurduğu bir yapı değil. Mesela, siz mutlusunuz ama diğerleri değil.

Çocuk ve çocuklukta kalalım biraz... kalalım…

“Sözcükler beynimde çiftleşiyor sanki. Bir bakıyorum iç içe çoğalıvermişler. Yazmasam belki bin kişi olacaklar; yazarak azaltıyorum onları. Yolculuk gibi bir şey biraz da: Yola çıkarıyorum onları ve onlar bir yerde, inecekleri durağa geldiklerinde iniyorlar.”

 

HAKKINDA DENİLEN(LER)

 

Fazıl Hüsnü Dağlarca hakkında denilenler, akıl almaz bir “yüceltme” ve “mistifikasyon”la  malûldür…

İşte bunlara birkaç örnek:

Zeynep Oral’ın, “O dev çınarı altında asla ezilmezsiniz, ancak hayran olursunuz… Onun gölgesinde kendinizi güvende hissedersiniz, rahatlarsınız. Onun gölgesinde dünyayı kavramaya çalışırsınız…”

Haydar Ergülen’in, “Dağlarca şairliğin de şiirin de ötesinde bir konuma sahip... Dağlarca bir ‘düşünce şiiri’ yazar…”

Mustafa Şerif Onaran’ın, “Bir dağa uzaktan bakıyor gibiyiz. Doğasıyla, börtü böceği, yamaçları, koyakları, uçurumlarıyla o dağı tanımıyoruz...”

Egemen Berköz’ün, “Musluğunu açınca şiir akan bir çeşme sanki…”

Müslim Çelik’in, “Türkçenin süt dişleri…” betimlemelerindeki üzere!

Bunun yanında İlhan Selçuk’un, “Fazıl Hüsnü, evrensel ozanıdır, yeryüzü yurttaşıdır, insanlığın vatandaşıdır, sınır tanımayan sanatsallığın pasaportunu yüreğinde taşır,” dediği ozan; Turgay Fişekçi’nin ifadesiyle, “Kurtuluş Savaşından Cezayir ve Vietnam savaşlarına dek çağın toplumsal hareketleri üstüne ürünler vermiş, dahası, kurduğu kitabevinin vitrinine, gelip geçenlerin okuması için güncel olaylara ilişkin şiirler yazıp asmış bir şair…” olmasına karşın yıllardır içinden geçtiğimiz ateş ve kan günlerine, “fail-i meçhul”lere, köylerinden yurtlarından sürülenlere, yani “Kürt Sorunu”na dair tek bir dizesi yoktur!

Evet Yücel Kayıran’ın ifadesiyle, Onun şiiri, sanki Türk şiirinin moda eğilimlerinden bağımsız olarak gelişip ilerledi. Şiirini, Türk şiirinde olup bitenden bağımsız kurmuştur, çağının dışında kalan bir şair değil tam tersine kendisini çağının dışına almış bir şair olmuştur.”

Yani Dağlarca şiirinin temel kurucu özelliği Türkçülüğü, Türkçeciliğidir. Onun şiiri bunun üstüne oturtmuştur.

Zaten hayatının önemli bir kesimi de bu doğrultuda yaşanmıştır.

 

“SON SÖZ”

 

“Ak kâğıtlarda/ Yazıyım ben/ O beni okurken/ Görürüm gözlerindeki nemi/ Ona yurt derler/ Yurttaş derler/ Anne derler/ Kalkındıracağım artık/ Karanlık gölgelerden kurtaracağım artık/ Atalardan bana kalan/ Güzel annemi,” dizeleriyle karakterize olan Fazıl Hüsnü Dağlarca hakkında -ister “milliyetçi”, isterse “yurtsever” olarak sunulsun! - düşünürken, Victor Hugo’nun, “İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmak,” sözü kulaklara küpe edilmelidir…

Edilmelidir çünkü, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “ulusalcılığı” adil olmadığı gibi, haklı da değildir!

Ve nihayet Fazıl Hüsnü Dağlarca hakkında yazdıklarımıza “son söz” yerine, ulusalcı-Kemalist sanat ve sanatçılara Suat Hayri Küçük’ün şu satırlarını nakletmekle yetinelim şimdilik:

“Burjuva modern uygarlık ve onun aklınca örgütleniş akıl ve gerçeklik; politik, etik ve estetik bir sorgulanmaya ve mahkûmiyete muhtaçtır. Ölü gömülmelidir, ceset kokmakta, yaşayanlar ölü parodisi oynamaktalar”![8]

 

22 Ekim 2008 12:32:16, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Çoban Ateşi, Yıl:2, No:70, 20 Kasım 2008…

[1] Goethe.

[2] Röportaj: Murat Belge “Can Yücel’le Konuşma”, Birikim Dergisi, No:2, s.19.

[3] Kadir Yaman, Kültür Bakanlığı Milli Seferberlik Direktörü, 1938.

[4] Türker Alkan, “Uğur’lar Ola Dağlarca”, Radikal, 18 Ekim 2008, s.5.

[5] Ataol Behramoğlu, “Türk Şiirinin Ulu Çınarı Devrildi”, Cumhuriyet, 16 Ekim 2008, s.17.

[6] Hikmet Çetinkaya, “Türkçemin Ses Bayrağı...”, Cumhuriyet, 16 Ekim 2008, s.5.

[7] Sennur Sezer, “Dağlarca Öldü”, Evrensel, 16 Ekim 2008, s.12.

[8] Suat Hayri Küçük, “Ütopyan Hakikâtin Sanatsal İnşası”, Başka, No:4, Ekim 2008, s.24.

 

AŞK  VE  KARACOĞLAN

 

İnsan – insan

Doğa – insan

Sevgisini aşılayan

O büyük ozan

Karacoğlan

Baharında 1999 un

Aşık oldum ilk kez

Hodu da Amanosların

Serin bir pınar yanında

Karacoğlanın mezarına

Dilek çiçeği koyan bir kıza

Asra yıllara varır

Asılı durur sazın

Dileğin üzerine

Baş ucunda meşe ağacında

Tarsus, Feke, özellikle Düziçinde

Güzeller bir başka oluyor

Varsak Türkmende

Hava ölesiye gıdıklıyor insanı

Sanki yarin dudağı

Kımıl kımıl

Su içine işler

Yudum yudum

Çımbıştırır seni

Ateş yalar her bir yanını

Dobdolu

Ilık ılık

Dalap toprak

Açmış kalçalarını

Sere serpe yanında

Sanki bin bakire

Binlercesi tomurcuğun

Uzanmış yakarır

Kokla okşa beni em diye

Yüz yıllardır damıtılmış

Sevgi dölü Karacoğlan

Ve sen

Doğanın koynunda

Rahat uyu

Böylece sonsuzluğa.

 

  İbrahim Çenet