Gül Gün/EKMEK

23/11/2008

EKMEK

Sana bir  değil, onbinlerce yaram var

Göğsümdeki kafese sığmayacak kadar

 

Sana her gün yeniden doğan çocuğum var

Yeryüzünde doyacak ve ölecek  kadar

 

Fakat yetmiyor herkese ekmek

Birine az, birine çok vermek

Gel gör ki, yetmiyor emek

 

Afrikalı günler geçiriyoruz seninle

Ana sütünden mahrum bırakılmış çocuklar

Yine em çocuğum, sen hayatı emzir çocuğum

 

Ki yetsin herkese ekmek

Emektir çünkü sevmek

Gül Gün

Güneşli ve güzel günler gelir mayıs'ta

 Biter sürgünler, acılar

Sevgi dolar yüreklere

Ağaçlar dallanır, çiçekler açar

Sevdayı buluruz, mayıs'ın her bir gününde....

 

Her günü bir başka hüzün

Bir başka anlamlı.

Çoğu kez çiçeklerimiz soldu,hüzünlendik

Ama bir başka aydır mayıs ayı

Çiçeklerimiz solsada

 

Nilüferlerimiz açtı, gözleri ışık saçtı

Bir Umut daha doğdu,

Sevgi dolu yüreklerin üstüne,

Bir Umut daha

Bir Umut daha

 

Bir Nilüfer daha....

 

Bir baka severim mayıs ayını,

Bir başka doğar güneş, mayıs ayında

Her gününü bir başka yaşamalı.

Hüznünü, acısını, sevdasını, umudunu,

sürgününü ve yaşamını,

Sevdadır mayısın bir başka adı..!  


Ekim Devrimi

Değerli okurlar,Ekim Devriminin 91.Yıl dönümü dolayısıyla,farklı duygu ve düşüncede olan,Ekim devrimine farklı perspektiflerle yaklaşan devrimin dostlarını yan yana getirip, sizlere bir sentez yapmanız için fırsat sağlayacağına inandığım çalışma ve söyleşilerimi sürdürüyorum.

Halim Kar ( Oturan Adam) , Temel Demirer, Sibel Özbudun ve İbrahim Çenet ile yaptığım söyleşileri kalıcı olması anlamında kitaplaştırmayı düşünüyorum.

                                        

 

Halim  KAR

 

Dayısı  Hüseyin,benim yakın arkadaşım olur,ailesini de  tanırdım ayrıca.Yoksullardı. O,  her sabah saat 5 civarında kalkar,Simit fırınının önünde simit almak için sıra beklerdi. Sonra
simit tablasını doldurduğu gibi ver allah,bu istasyon senin, bu garaj benim simit satmak için  fıldır fıldır dolaşırdı. ‘On‘ yaşında bir çocuktu o zamanlar.

En fazla ‚İki buçuk saat‘ vakti vardı Simitleri bitirmek için,sonra Okulu başlardı. Bazen gece vardiyam olurdu,sabah gelirdim işten. Tam kafamı yastığa koyarken, O’nun sesi ile bütün uykum kaçardı.

-Simit var,taze , gevrek !!!

Hırsla pencereye çıkar kızardım; ‘Ulan oğlum,bu sokakta bağırma,defol git başka yerde sat..

-‘Ama Turan abi simit….?

Hiddetimi görünce,boynunu eğer, sessizce uzaklaşırdı. Sonra yazlık Sinemalarda  gece Gazoz satmaya başladı bir ara. Soranlara; ’Okul harçlığımı çıkarmak için’ derdi ama, hepimiz de biliyorduk ki; O,kendi evine bakıyordu bu kazandıklarıyla. Kör- topal geçiniyorlardı bu yolla. Babası dermanısz bir hastalığın pençesine düşmüş,  yatalak olmuş, evin bütün yükü, O'na kalmıştı.

Bir gün Okulda, yoksul öğrencilere ‘Ayakkabı’ dağıtacaklarmış. Öğretmenler, kendi sınıfındaki fakir öğrencileri bütün sınıfın önünde, isim okuyarak kapıya çağırmış, ‘Ayakkabı vereceğiz’ diye. İlk önce de O’nun ismini okumuş hocası. Çünkü annesi, zaten sınıf öğretmeninin evine temizliğe gittiğinden,o’nların  yoksul olduğunu biliyormuş.

Kıpkırmızı olmuş yüzü,yerin dibine girmiş,utanmış. Gitmek istememiş ama  götürmüşler o’nu. Öğretmenler Odasında toplamışlar hepsini. O’nunla beraber gelen çocuklar, ‘hadi herkes, kendi ayağına uyan ayakkabıyı alsın’ komutuyla, hurra ayakkabıları kapışmışlar. O,çekine sıkıla elini hiç numarasına bakmadan bir ayakkabıya uzattığında, bir öğrenci çığlığı koparıp; 'Hani bana kalmadı, benim babam bile yok’ diye bağırınca,ortalığı cin çarpmış gibi bir sessizlik kaplamış.

Öğretmenler şaşkınlıkla birbirlerinin suratına bakarken, O,bağıran çocuğa doğru ilerlemiş ve elinde ki ayakkabıyı çocuğa doğru uzatarak; ‘bunu sen al,ben istemem,  benim babam  var’  diyip  o’na şaşırmış gözlerle bakan ama elini uzatmayan çocuğun  hemen önüne kunduraları bırakmış ve kapıya doğru uzanırken,öğretmenin sesi ile olduğu yere çakılıp kalmış.

-O ayakkabıları sen alacaksın Yusuf ! diyormuş öğretmeni.

Ne cevap vermiş,ne de bir adım atmış. Ama Ayakkabılara elini bile sürmemiş. Bana dediler ki,öğretmeni bu sözleri ederken,gördüğü  sahne karşısında ,hüngür hüngür ağlıyormuş…

12 eylül’ün zır zır günleriydi. O’nu unutalı yıllar olmuştu. Uzun yıllar önce aniden ortalıktan kaybolmuştu.Artık,koskocaman adam sayılırdı. Ailesi bile nerede olduğunu bilmiyordu. Daha bir perişan olmuşlardı.Konu, komşu desteğiyle ayakta duruyorlardı.

Birgün kahvede oturmuş kahvemi yudumlayıp,gazetelere  bakıyordum. Öyle dalmışım ki, gazetede ki   bir fotoğrafa,yanıma birinin yaklaştığını bile fark etmedim.Aniden bir parmak gazetede ki fotoğrafın üstüne bastı. Kafamı kaldırıp kim bu saygısızlığı yapan ?,diye başımı çevirdiğimde, gördüğüm insan, Hüseyin, yani bizim Yusuf’un Dayısıydı.

-‘Tanıdın mı bunu dedi ? Sesi, karıncalı,hüzünlüydü.

Parmağını bastığı fotoğrafa dikkatlice bir daha baktım ürpererek; yerde kanlar içinde yatan,bir bacağı sanki ikiye katlanmış gibi duran bir cesed vardı. Az ötesinde, ‘yerde yatan teröristin silahı’ denilen bir Kalaşnikof  duruyordu. Hiç bir anlam veremedim.

Neden bu fotoğrafa bakmamı istemişti Hüseyin ?  Gözlerimi sorgu dolu bakışlarla Hüseyin’ e çevirdim.

-Ne  oldu Hüseyin,  neyin var, bu da ne  demek oluyor, bu  fotoğraftaki  de  kim ?  Bu ne kabalık ?‘  ,dedim.

-‘Bu, O işte!’ dedi.

-Tekrar baktım fotoğrafa, kekeleme sırası bana gelmişti ; Yusuf mu ? diye ancak mırıldana bildim.

Cevap vermedi,ağlıyordu...

Bir daha  bizim mahalleden  geçen Simitçi çocuklara hiç karışmadım ve ,ne zaman Yusufçuk kuşları ; 'Yusuf çık,biz korktuk' diye seranata başlasa,ben hep O'nu hatırladım.

 

Derken,zamanla garip duygular fırtınasına kapılır oldum,  Simitçi çocukları her gördüğümde. Sanki,Simitçi çocuklar , Simit değil, yoksulluğunu da ,'Simit var abi' diyerek, pazarlıyor,  haykırıyor, sanki bir isyan çağrısı yapıyorlardı.

Ve bu sesler ne zaman kulağıma çığlık çığlığa dolacak  olsa,bir  huzursuzluk çöker oldu yüreğime, artık  hiç yatamadım...


Ç O C U K

Umudun yeşili
Güneşin sarısı sende
Ateş kızılısın sen çocuk
Süt aklığı
Bal tatlısı
Gül allığısın sen çocuk
Büyüdün
Göz yaşı
Yürek sızısın sen çocuk
Ana rahminden geldin elimize
Zindanın hücre kuşusun sen çocuk
Kuş gibi uçamadın ama
Salıncağın dar ağacı oldu
Salladın bizide çocuk...


Gül Gün

PIR SULTAN ´LAR ALANLARDAYDI








TEMEL DEMİRER                                           “Her şey mümkündür
                                                                                                   ön şartları yerine getirilirse!”
                                                                                                              (Van Braun.)

 “Zorunlu din dersinin kaldırılması, diyanetin lağvedilmesi, cem evlerinin yasal statüye kavuşturulması, Madımak Oteli’nin müze olması, eşit yurttaşlık hakkı için” Alevi Örgütleri ve diğer yapılar tarafından düzenlenen (9 Kasım 2008) Ankara Yürüyüşü’ne dair bir çok şey söylenebilir; bence yürüyüşün temel özelliği kitlesel bir itiraz hareketi olmasıydı…

Bugün herkes “Hayır”larıyla alanlardaydı…

Alan çok renkliydi; zaten çok kültürcü talepleri öne çıkaran bu eylemden başka türlü olması beklenemezdi… Tıpkı H. Pinter’ın “Her doğruda yanlışlar, her yanlışta doğrular var!” deyişindeki üzere…

Yani tren garından Sıhhiye alanına yönelen görkemli kalabalıkta Cumhuriyetçilerden ellerinde kızıl bayraklarıyla sosyalistlere dek, hemen herkes vardı; bu da bir yerde Aleviler ile itiraz edenlerin çeşitlilik içinde birliğini yansıtan bir durumdu…

Bunların yanında halkın doğrudan katıldığı yürüyüşün bir diğer özelliği eylemin halkçı özelliğiydi; altı özenle çizilmesi gereken bu nitelik, bir yerde havanın döndüğünün de işaretiydi…

Evet hava döndü; daha da dönecek…

Halk muhalefeti ya da birleşik itirazı büyüyor ve daha da büyüyecek; bugün bunun sinyalini verdi…

Neo-liberaller için sıkıntılı bir dönem eşikte; sıkıntı kaynağı sadece küresel kapitalist kriz değil; onun hareketlendirdiği, daha da hareketlendireceği emek eksenli halk muhalefeti!

AKP ile neo-liberal siyasalar şimdi bunun sıkıntısını çekmeye başlıyor; artık karşılarında susan, “Evet” diyen amorf bir kadercilik değil; yeniden itirazla kuşanan bir muhalefet çıkıyor sokaklara…

Bunu bugün Ankara’daki Alevi Mitingi kadar, saat 15.30’da Kurtuluş’ta toplanıp Kızılay’a yürüyen, “YÖK’e hayır” diyen Genç-Sen’li (ve onlarla aynı safta yürüyen gençlik örgütleriyle) binler polis barikatlarını aşarak kanıtladılar; yıllar sonra yeniden Kızılay Meydanı’na yaklaştılar…

Hava döndü, dönüyor, daha da dönecek. Eylemler ve halkçı karakteri bunu kanıtlıyor! Hayır bu eylemlere “Cumhuriyet Mitingleri”ne benziyor yaftası asmayın; CHP’nin/ DSP’nin seçim arabalarını görüp, bu eylemleri CHP ya da DSP’ye maletmeyin!

Bu eylem Sıvas’ta yakılanların, Çorum ve Maraş’ta faşistler tarafından kurşunlananların yani Anadolu’da egemen düşüncenin öteki ilan ettiği ezilenlerin ya da kısacası Osmanlı’nın (Kuyucu Murat) zulmüne başkaldıran Pir Sultan’ların eylemiydi…

Eğer Cumhuriyetçiler  Pir Sultan’ların çok kültürcü talepleri öne çıkaran bu eylemlerinde yer alıyorlarsa, bu onların sorunu ve çelişkisidir…