SANAT, PİYASANIN POPÜLER KÜLTÜRÜ VE İNSAN(LIK


TEMEL DEMİRER


“Bir şeyi yapmak için
onu çok sevmelisiniz.
Bir şeyi sevmek için
ona delice inanmalısınız.”[1]

Sanat, piyasanın popüler kültürü ve insan(lık) meselesine dair şeylerden söz etmeye sanatla başlamak gerek...
Sanat için J. P. Sartre, “Özgürlük, öznel işleyişinin tadı çıkarılarak değil, zorunluluk sonucu ortaya çıkan eylemde yaşanır. Sanat yapıtı bir çağrı olduğu için değerlidir”; Ernest Fischer, “Sanat, insanın dünyayı tanıyıp değiştirmesi için gereklidir. Ama salt özünde taşıdığı büyü yüzünden de gereklidir sanat,”[2] derken; Rodin de 1911’den şöyle haykırır: “Yalnızca şunlar çirkindir sanatta: sahte olan, yapay olan, ifadeli olmak yerine güzel olmaya çalışan, zorlama ve yapmacıklı olan, amaçsız gülümseyen, gereksiz numara yapan, nedensiz kasılıp, kurum satan; ruhtan ve gerçeklikten yoksun olan her şey, bir güzellik ya da zarafet görüntüsünden başka bir şey olmayan her şey, yalan söyleyen her şey...”
Evet, sanat dünyayı tanıyıp değiştirmek için gereklidir; sanat yapıtı da bir çağrıdır...
Bu çerçevede Salih Bolat’ın ifadesiyle, “Popüler kültür anti estetiktir, sanat karşıtıdır”; ve Altan Erkekli’nin işaret ettiği gibi, “Çağın tanığı sanatçıya ihtiyaç vardır.”
Siz bakmayın post-modern zamanların zırvalarına!
Ya da bu zırvalardan birini Mustafa Hulusi’nin, “Siyaset ve insanların kafasına bomba yağdırmak dünyayı değiştirir ama sanat değiştiremez. Lütfen dünyayı değiştirecekmiş gibi sanat yapmayın!” diye dillendirmesine!
Sanat gibi sanat; ya da sanat olma özelliklerini yitirmeyen sanat kapitalizmle, piyasayla kavgalıdır...
Çünkü sanat, piyasanın kollarında alınır satılır bir meta olunca sanat olmaktan çıkar!
Sanat kapitalist piyasanın, tekellerin “vesayeti”ne/ “hegemonyası”na bağlanınca, onu var eden bağımsızlığı, yaratıcılığı, “Sanatın Patronları”na, faturalarına ciro eder...
Kapitalist piyasa tekel demektir; “tekel” de, özgürlük ve demokrasinin inkârı!
Oysa Türkiye’deki egemen sanat(sızlık) ortamının temel sorunu da; tekelleşme ve piyasalaşmadır!
Bu tabloda Beral Madra, “XXI. Yüzyıl Türkiyesi’nin kültürü yaratıcılığın değil, tüketim ütopyalarının üzerinden kuruluyor,” derken; kapitalist kültür endüstrisi her şeyi alt üst ediyor...
“Kapitalist kültür endüstrisi” deyip geçmeyin; “Kültür endüstrisi, kapitalizmin yeni iktidar biçiminin insanların içinde, zihnen de kurulmasına bir yıldız aktör olarak katılmıştır...
“Tüketim toplumunda, bireylerde türetilen arzu ve isteklere (onlara dair beliren yoksunluk, eksiklik duygusuna) yanıt oluşturan anlam, imal edilmiş anlamlardır...
“Kültür endüstrisine göre sanat, paraya tahvil edilebildiği ve kapitali, kâr maksimizasyonuna doğru taşıyabildiği taktirde sanattır...”[3]
Kapitalist tekelcilik ile kültür endüstrisi toplumsal yaşamımızı etkilemeyi her alanda sürdürürken, Zeki Alasya’nın ifadesiyle, “XX. asrın son 25 yılında dünyada ve Türkiye’de birtakım değerler yitirildi. İnsanlar ilişkilerini ve dünya görüşlerini daha maddi boyuta indirdiler. Bunlar yok artık. Milenyum denilen çağ, tümüyle yoksulluk. Menfaat, çıkar ve para her şeyin önünde. Ama Batı fark etti bunların çok da geçer akçe olmadığını. Biz o acımasız kapitalist sürecin etkilerini yeni yeni yaşıyoruz. Daha onların faturalarını ödeyeceğiz.”
Ancak Gabriel Garci Márquez’in, “Bir sona geldiğin için ağlama, onu yaşadığın için gülümse,” uyarısının unutulmamasının müthiş önem kazandığı verili geçişin de bir sonu, nihayeti vardır.
İşte tam da bunun için bu vahşi kapitalist cangılda, hâlâ sanatın anlamını lekelemeden yola devam etmeye kararlı kahramanlar olmasaydı, bu konuşmayı yapmaya da gerek kalmazdı.
Sanat kapitalizme inat, hâlâ yaşıyor; ezilenlerle omuz omuza savaşıyor...
Ya da böylesi bir sanata olan gereksinim, XXI. yüzyılın başında giderek büyüyor...
Çünkü dünya ve Türkiye kapitalist korku ve vahşetin kollarında çürüyor...

KORKU VE ÇÜRÜME

Kapitalizm korkunun terörist imparatorluğudur...
Şöyle çevrenize bakın kapitalizm koşullarında herkesin korkuları var. Çünkü herkesi korkutuyorlar; yani kapitalizm zor ve korku ile ayakta duruyor.
Evet kapitalizm korkuyu kullanıyor, medya ise kapitalizmle suç ortaklığı yapıp, topluma korkuyu aşılıyor...
Korku kapitalizmin en iyi dostudur.
Bilindiği üzere son çeyrek yüzyılda, kapitalizmin toplumda yarattığı en önemli iki “yeni” korku, geleceğin belirsizliği ve işsizliktir. Sosyal güvenlik, bu risklerin sonuçlarını ortadan kaldırarak ya da azaltarak yarını az çok da olsa güvence altına alıyordu. Çalışanları korku ve kaygıdan uzak tutuyordu; böylelikle de insanların, ihsana muhtaç, biat etmeye hazır kişiliklere savrulmasını önlüyordu. Kuşkusuz, bu tür insan her an hakları için başkaldırmaya hazır, yani kapitalizm için tehlikeli insandı. Öyleyse sistemin bu insanı yok etmesi gerekiyordu. Öyle de yapmaya başladılar. Sosyal güvenliği etkisiz kılmak ile korku, kaygı dolu insanı yaratmak aynı şey. Çünkü kapitalizm kendisine güvenen insana düşmandır. Dieter Duhm’un ‘Kapitalizmde Korku’da yazdığı gibi, korkusuz yapamaz...
Kapitalizmin emek tarihi, korku ve zora dayalıdır. Bu korku, verimliliğe ve üretkenliğe yansır. Örneğin kriz dönemlerinde korku kendisini çıplak olarak gösterir, bu dönemler emeğin en çok disiplin altına alındığı dönemlerdir. Zira emekçinin bir direnci kalmamıştır. İşsiz kalmak, gelirden yoksun kalmak korkusu onu boyun eğmeğe iter, koşulsuz kabule zorlar.
Kapitalizmin tarihi aynı zamanda ceza tarihidir de. Zindandan hapishaneye geçişin tarihi ile kapitalizmin tarihinin eşanlı oluşu bu nedenle şaşırtıcı olmasa gerek. Sömürü oranlarının arttırıldığı, sermaye birikiminin önündeki engellerin kaldırılmaya çalışıldığı dönemlerde suç kapsamlarının genişletilmesi, cezaların ağırlaştırılması, hapishane duvarlarının kalınlaştırılıp yükseltilmesi, koğuşların hücrelere dönüştürülmesi hiç de tesadüf değildir, korku ile doğrudan ilişkilidir.
“İyi de bunun sonuçları ne oluyor” mu?
Alın size gazete manşetlerine yansımış bir dizi veri!
º Milas’ta 6 yaşındaki kız, annesi ile annesinin sevgilisi tarafından kızgın maşayla dağlandı, vücudunda sigara söndürüldü![4]
º Pelin S. (18), iki arkadaşıyla birlikte, evlilik dışı dünyaya getirdiği bebeğini doğduğu gün tekmeleyerek öldürdüğünü itiraf etti![5]
º Yalova’da ilköğretim okulu 8’inci sınıf öğrencisi 14 yaşındaki Y.N’nin 5 aylık hamile olduğu ortaya çıktı. Y.N. “Bana üvey babam tecavüz etti” dedi![6]
º Adana’da hac organizatörü 80 yaşındaki Müslüm M. dede, 11 yaşında kıza tecavüz etmeye kalkıştı![7]
º Bursa’da sevgilisinin yaşadığı apartmanda bir başka dairede oturan Necdet Urunca, Cavide Kocayamaç’a (70) tecavüz edip öldürdü![8]
º Kendisinden kaçan eşini Antalya’da sokak ortasında yirmi kez bıçaklayan koca, “Açık giyinmişti. Göbeği açıktaydı. Kaç kez vurdum hatırlamıyorum” dedi![9]
º İzmir’in Konak İlçesi’nde Ahlâk Büro Amirliği ekiplerinin düzenlediği iki fuhuş operasyonunda, 47 yaşındaki F.K’nin kendi öz kızı 25 yaşındaki F.K. ile Azerbaycan uyruklu R.K. ve F.Ç’ye Basmane semtindeki bazı otellerde fuhuş yaptırdığı belirlendi![10]
º Ve nihayet Fransız Le Figaro, OECD’nin en yoksul ülkesi Türkiye’deki alışveriş merkezi patlamasına dikkat çekti. Gazete son 4 yıldır tüketici kredilerinin alışveriş merkezleriyle aynı hızda büyüdüğünü, ülkenin iflastan döndüğü 2001 krizinin unutulduğunu ve Türk orta sınıfının bir tüketim çılgınlığına kapıldığını yazıp, “Türk ailesinin borçlanma oranı yüzde 25’e çıktı,” dedi![11]

KAPİTALİST YABANCILAŞMA VE İNSAN(SIZLIK)

Kapitalist dünya; insanı insan olmaktan çıkartan devasa bir yabancılaşmadır!
Giderek de Shakespeare’in tragedyalarını andırmaktadır!
Shakespeare’in tragedyaları, bir dünya kurmanın ve sonra onun yıkılışını sergilemenin alt üst oluşuyla betimlenir... Örneğin Kral Lear’in sarayı, Macbeth’in savaştan muzaffer bir komutan olarak döndüğü şatosu, Hamlet’in yaşadığı Elsinor sarayı, Othello ile Desdemona’nın kurdukları aşk dünyası, Timon’un Atina’daki saray yavrusu evinde olup bitenlerdeki üzere...
Kim bilir belki de kapitalist küreselleşmenin dünyasını “öngörürcesine” söylenmiştir; “Olmak ya da olmamak bütün mesele bu” sözü...
Gerçekte de insan(lık) bir yıkım ve yok oluş eşiğindedir sanki... Bu tablo da, insan(lık)ın nihayete erdirildiği kapitalist yabancılaşmaya aittir!
Yabancılaşma konusundaki Marksist teorik çerçeveden hareketle şunların altını çizmekte yarar var:
Kapitalizm, insanı, doğasına, emeğine, kendine, organlarına, ilişkilerine, dünyaya, yaşama yabancılaştırır. Böylece insanın tarihi, kendine, kendi yaşamına ve emeğinin ürününe sahip çıkma mücadelesine dönüşür...
“Meta fetişizmi” ya da “yabancılaşma” emeğin toplumsal niteliğini, bize ürünlerin bizatihi kendilerinin niteliği gibi gösteren bir sistir. Üründe değer biçimine bürünen emek, değer biçiminin gerçek gibi görünmesine yol açar. Ürünlerinin üzerine etiket gibi yapışan, damgalayan değer yani değişim değeri özelliği, metaları birbirleri karşısına tekrar tekrar değer nicelikleri olarak çıkmaları ile kararlılık kazanır. Bu nicelikler, üreticilerin iradeleri, öngörüleri ve davranışlarından bağımsız olarak durmadan değişir. Bunlar için, kendi toplumsal faaliyetleri, nesnelerin faaliyetleri biçimini alır ve onlar nesneleri yöneteceğine, nesneler onları yönetir.
Meta aleminin bu değer biçimi yani para biçim, tek tek üreticiler arasındaki toplumsal ilişkiyi aydınlatmak yerine, örtbas eden bir öğe olmuştur. Meta sistemi bunu toplumsal geçerlilik ile ifade eder...
Maddi üretim sürecine dayanan toplumun yaşam süreci, kendisini saran mistik tülü, üretimin, serbestçe bir araya gelen insanlar tarafından ve saptanmış bir plana uygun olarak bilinçli bir biçimde düzenlenmesi sağlanmadıkça, soyulup atılamaz. Bu bağlamda Marx 1844 Elyazmaları’nda, “İşçiyi sefalete sürükleyen ve onu bir makineye indirgeyen sistem yıkılacaktır. İnsanlığın kardeşliği, proletarya ile birlikte söz olmaktan çıkacak, hayatın gerçeği hâlini alacak ve çalışmaktan taşlaşmış vücutlardan fışkıran insanın soylu ışıkları üzerimize saçılacaktır,” der...
O hâlde sanat, kapitalist yabancılaşmaya karşı başkaldırının yolunu döşerken; insanın insanal özüne dönüşünün önünü de açmalıdır.
Bu da hayatın şiirleştirilmesinden başa bir şey değildir.

HAYATIN ŞİİRLEŞTİRİLMESİ

İsmail Mert Başat’ın o muhteşem betimlemesiyle, “Şiir sanatın gerilla dili” ya da “Şiir yaşamın alev hâli”yken bilmeyen var mı?
Yabancılaşmaya gark olmuş hayatın şiirleştirilmesi gerekiyor...
Çünkü Cemal Süreya’nın, “Şiir, Anayasa’ya aykırıdır, doğanın ahlâkı kovduğu yerdedir, yasadışıdır”; Witgenstein’in, “Felsefenin şiir olarak kurulması gerekir”; Demokritos’un, “İçinde birazcık delilik bulunmayan kişi aşık da olamaz şair de olamaz”; Louis Aragon’un, “Özü, fırtına olan şiir’de her imge, bir tufan yaratmalıdır”; Şeyh Galib’in, “Şiir mumdan kayıklarla alev denizini geçmeye benzer”; Paul Eluard’ın, “Şiir yaşamı içindedir-yaşamın hizmetindedir-yaşamın önündedir,” diye betimlediği şey aşkın ve hayatın savunulmasıdır...
Ve nihayet, ezilenler ve onlardan yana duran sanat için, aşkın ve hayatın yeniden kazanacağı yeni bir dünya mümkündür...
Bunun için birincisi, altını Ergin Yıldızoğlu’nun çizdiği ve kimsenin unutmaması gereken bir şey: “[Sanat yapıtı] anlamını, üretildiği ve tüketildiği bağlam içinde kazanır”![12]
İkincinin (a) şıkkı ya da Ahmet İnam’ın, “Sanat toplumda, toplum da sanattadır (...) Sanatla toplum kendini anlatır”[13] saptaması...
İkincinin (b) şıkkı da, “Gerçek sanat, çağının ideolojik sorunlarını her zaman aşarak ideolojinin gözden sakladığı gerçekleri anlamamızı sağlar,”[14] diyen Terry Eagleton’dan...



Bunlara ek olarak Paul Eluard’ın o kesin ifadesiyle, “Sanatçı yaratma gücünü, kendisini saran şeylerle uyumsuzluğundan alır”![15] Bu da üç...
Dördüncüsü de Gaston Bachelard’ın, “Düşleri sanat, edebiyat gerçekleştirir,”[16] deyişi...
Nihayet beşincisi de, “Sorumsuzluk ve ayrıcalık talep eden yazarların ve sanatçıların sayısı çok fazla. Tarihten ve toplumsal mücadeleden ayrı tutulunca kültürel işlev metafizik bir şey olur,” vurgusuyla Eduardo Galeano’nun, “Gerçekliğin içine işleme yetisinde olanlar gerçekliği döllerler!”[17] saptamasını unutulmadan Ahmed Arif’in dizelerindeki içtenlikle yaşanması gerekiyor:
 “Hasretinden prangalar eskittim/ Seni, anlatabilmek seni./ İyi çocuklara, kahramanlara./ Seni, anlatabilmek seni,/ Namussuza, hâldan bilmez,/ Kahpe yalana...”


N O T L A R
 [1] Che Guevara.
[2] Ernest Fischer, Sanatın Gerekliliği, Payel Yay., s.16.
[3] İsmail Mert Başat, Gökyüzünden Başka Sınır Yok, Denemeler, Kırmızı Yay., 2008, s.114-123-153.
[4] “6 Yaşındaki Çocuğa İşkence!”, Milliyet, 13 Nisan 2008, s.6.
[5] Esma Çakır, “Nasıl Öldürdüğümü Hatırlamıyorum”, Hürriyet, 18 Aralık 2007, s.3.
[6] Süheyla Gözdereliler, “... ‘Üvey Babam Bana Tecavüz Etti’ İddiası”, Hürriyet, 18 Aralık 2007, s.6.
[7] Nazan Erdem, “80 Yaşındaki Dede Çocuğu Tacizden Yargılanıyor”, Sabah, 26 Aralık 2007, s.7.
[8] İsmet Acar, “70 Yaşındaki Kadına Tecavüz Edip Öldürdü”, Sabah, 26 Aralık 2007, s.3.
[9] “Eşimin Göbeği Açıktı, Öldürdüm”, Sabah, 29 Aralık 2007, s.3.
[10] Taylan Yıldırım, “Babam Bana Zorla Fuhuş Yaptırdı”, Hürriyet, 13 Ocak 2008, s.5.
[11] “Le Figaro: Türk Orta Sınıfı Tüketim Çılgınlığına Kapıldı”, Hürriyet, 18 Aralık 2007, s.15.
[12] Ergin Yıldızoğlu, Yaşasın Modernist Refleks!, Telos Yay., 1997, s.43.
[13] Ahmet İnam, “Edebiyatını Yitirmiş Edebiyat”, Doğu Batı Dergisi, No:22, s.29.
[14] Terry Eagleton, Edebiyat Eleştirisi Üzerine, çev: Handan Gönenç, Eleştiri Yay., s.29.
[15] Paul Eluard, Ozan ve Gölgesi, çev: Özdemir İnce, Adam Yay., 1984, s.118.
[16] Gaston Bachelard, Mumum Alevi, çev: Ali Ergül-Işık Ergüden, İtihaki Yay., 2008.
[17] Eduardo Galeano, Biz Hayır Diyoruz, çev: Bülent Kale, Metis Yay., 2008.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır